Kütürdüyorum Mütemadiyen

Günlerdir sağa dönsem bir “çıt” sola dönsem bir “küt” eğilsem bir “pat” sesi yankılanıyor etrafta.  Akabininde gelen ağrıları saymıyorum elbetteki. Zira saysam saysam sayfalar yetmez. Müzbin hasta kişiliğim görüldüğü üzere bu durumu olağan karşılamayı başardı artık. Bugünlerde herşeye karşı donuk durduğumdan olsa gerek fazlasıyla hafife alıyorum bu hastalık hallerini. Çünkü gördüm ve öğrendim ki hiç bir şey ciddiye alındıkça değişmiyor. Yaşamam için gerekli olan şey zaten belimin ağrımaması değil ki! “- Sen beni iyi edemezsen doktor nasıl iyi etsin ??-“

Tıp dilinde kendilerine “kireçlenme” deniyormuş bu durumun. Biraz entellektüel görüntü sergilesin diye Latince anlamını araştırdım.OSTEOARTRİT de denebilen bu arkadaş eklemlerde ağrı , hareketlerinde tutukluk ,sonraki dönemlerde ise şekil bozuklukları ile kendini gösteren bir yıpranma hastalığıymış!  Kadınlarda biraz daha fazla görüldüğü yönünde bilimsel çalışmalar var. Ancak kanımca kadın milettinin “ayyy çok ağrıyoooo” diye dolanmalarından bu kanıya varılmıştır, çünkü erkekler zırlamazlar biyerleri ağrıyınca. Biz zırlarız. Hatta en çok ben. Hatta ilgilenen birini bi buldum mu ömrü billah susmam. Neyse işte bu hastalığa Osteoartroz ve artroz da denebiliyormuş ancak bizim halkımız buna kısaca “kireçlenme” demiş. Kireçlendim ben!

Bunca zaman türlü türlü ağrılara gark olmuş bedenim bu ağrılara vız derken zekam bu kütürdeme hallerine anlam veremiyor.  Eğilsem kütürt, yatakta sağa sola dönsem patırt şeklinde cereyen eden bu halin en son ayak parmağımda vuku bulması neticesinde gözlerim faltaşı misali gibi açıldı. Ayak parmağı kütler mi ki ??  Kütledi netekim. Narin ayak parmaklarım için çalsın o vakit : Bulutsuzluk Özlemi : Kütürdet Beni Rutubet.

[sızım sızım sızlasa eklem yerlerim,
yapış yapış ıslanmış olsam da,
yine de seni severim.]

Bu duruma dur demek adına bir şişe “kireç çözücü” içmeyi planlıyorum. Şüphesiz ki ben, sinek ilacının da sineklerin hasta olduğunda kullanılmasına kanaat getirmiş bir neslin evladıyım!

Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Okul koridorlarında manasızca koşturmak için icad edilmiş olan Ortaokul 1. sınıfta sınıf penceresinin evimize bakan tarafına oturmuş bakarken tanıştım kendisiyle. İnce belli Oya Öğretmen “bunu anlasa anlasa sen anlarsın, oku güzelce anlat tüm arkadaşlarına” demiş kendime olan yersiz güvenime biraz daha pay çıkarmıştı. Aldım elime ve başladım okumaya :

Hayır, benim çocukluğumun hürriyeti, hiç de bu cinsten bir hürriyet değildir. Evvelâ, burası zannımca en mühimdir, onu bana hiç kimse vermedi. Bu sızdırılmış altın külçesini birdenbire kendi içimde buldum. Tıpkı ağaçta kuş sesi, suda aydınlık gibi. Ve bir defa için buldum. Bulduğum günden beri de küçücük hayatım, fakir evimiz, etrafımızdaki insanlar, her şey değişti. Vakıa sonraları ben de onu kaybettim. Fakat ne olursa olsun bana temin ettiği şeyler hayatımın en büyük hazinesi oldular. Ne dünkü sefaletim, ne bugünkü refahım, hiçbir şey onun mucizesiyle doldurduğu seneleri benden bir daha alamadılar. O bana hiçbir şeye sahip olmadan, hiçbir şeye aldırmadan yaşamayı öğretti.

Benden 10 yaş büyük ablamın edebiyat kitapları, sözlükleri derdime çare olamamıştı. Zira anlamıyordum ve bu zannımca çok kötü bir durumdu. Bunu izah etmek babında Oya Öğretmen’e doğru yürüdüğümde şimşekler çakmıştı gözümde. Ben “zira” diyordum, “ziyadesiyle” diyordum. olmuştum işte! Yersiz bir kendine güven aşılama girişimi değilmiş demekki ince belli öğretmenin bana aşıladığı. Evet ben süperdim! Ve evet diğer kişiler koridorlarda salak salak kayıyordu, hatta cindaşım olanlar kıç üstü düşmeleri yetmezmiş gibi oturup bunun için zırlıyorlardı. Ama bakın sevgili öğretmenim ben burada “zira”lardan dem vurup “ziyadesiyle” keyifleniyordum bu duruma!

Yazının başında tanışma sürecimi anlatmaya başladığım şey Ahmet Hamdi TANPINAR‘ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü kitabı gibi görünse de benim için çok büyük önem arzeden şey yeni kelimeleri kullanmak, okuduğumu anlamaktı.. Bu sebepledir ki ben yılda iki kere kendime hakim olamadan manasız bir çağrışımla yılda iki kez kendisini anarım ! Evet Oya Öğretmenin aklında şu an bile gözlerinden zeka fışkıran karakız olarak kalmış da olsam senede iki kez saatler ileri ya da geri alındığında aklıma düşüyor bu kitap. Oysa çocukluğuma dair naif çizgiler barındırması gerekirdi. Ama işte demek ki o günlerden eser kalmamış. Erken tüketmiş olduğum herşey gibi bunları da tüketmişim.

Saatler ileri alınmış. Ama benim kolumda saat olmadığından ve cep telefonunun saatini de bir türlü ayarlamak aklıma gelmediğinden bundan bihaber geçirmişim iki günü. Öyle ki bilgisayarım bile gün ışığından yararlanmaları otomatik olarak kapatmayı uygun görmüş. Dolayısıyla günlerdir süren uykusuzluğuma bir kılıf bulup bugün maske takıp gezinebilirim.

-Gözlerin şişmiş senin şekerim ?
-Ay sorma , saatimi ileri almayı unutmuşum paldır küldür çıktım yataktan.

Kaybetmek Üzerine

-gitmeden- 

Üzerine konuşlanmış ufak bir tozdan ibaretti yaşam. Havada uçuşan tanelerin haddi hesabı yok.  Haddini bilmeyen hayallere , söz geçmeyen inatlara tek kurşun yeterdi. Söz kurşun olup havaya karışmadan, bakış yaslanıp gelmiş namlunun ucuna. Yalan ortak olmuş hayata, güven yerle bir olmuş.  Sevginin üzerini örtmüş huzursuzluk.

Aklından hiç olmamış bir sayıyı tut şimdi. Sonra 2 ile çarp, 8 le böl, 9 la parçala. Olmayan başka bir sayıya tutun ardından, topla kendini onunla, toparlan.

Kimsenin planlamadığı gibi gelişiyor hayat şimdilerde. Bu sahnede rolu olan kimse az sonra olacakları bilmiyor. Rejisörü sahte bir oyun bu, herkese bir suspayı verilmiş. Payını sonuna kadar kullanıyor herbiri. Payına düşeni kapıyor masanın altından sıyrılan küçük kız. Sahne dar, küçük kıza yer yok. Sahneye çıksa ezilecek o keşmekeşte.  Görüntülerin birbirine girdiği bu bulanık sahnede yeri yok kızın, itiyorum onu masanın altına yeniden. Kalkıyorum yerimden. 

Bugün hava buz kesmiş. Sözcüklerim soğuktan yapışmış. Duyduğum hiç bir kelimenin gerçek anlamını düşünmeden özümsüyorum. Mideme kramplar giriyor. Birilerinin hayatından kalkıp gitmek üzereyim. Valizim toplanmış , çoktan kapı önüne konulmuş. Gidiyorum ben.

-gelince-

Dönüş yolları hep daha başkadır gidişlerden. Giderken bahsettiğin tüm herşeyin yerle bir olmasıdır dönmeye karar verdiren.  Ondandır yüreğin umutsuzluğu. Ya da mutsuzluğu. Giderken kızgınsındır, dönerken aşkla dolu olman beklenir. Tadı kaçmış Türk filmleri bize hep bunu öğretti. Kadın böhü makamında şarkılar söyleyerek evi terkeder, azap çeker günler boyu;aşıktır. Dayanamaz gelir sonra. Herşeyi kabullenmiştir, herşeyin hep güzel kalacağına olan inancı büyümüş diz boyuna gelmiştir. Şeklini değiştirmiş Türk filmlerinde senaryolar başkadır, Kadın gider binbir kızgınlıkla, acıyla. Kadın gelir binbir acıyla. Gittiğine bile inandıramaz kendini, ispat isteyen gözlerin bu senaryoda işinin ne olduğunu sanıyorsanız yanılıyorsunuz bayım. Filmi nerenizle izliyorsunuz siz diye çıkışmaz mı size sulu zırtlak kadınteyzeler ?

Öyle kolay ki mutsuz etmek bir kadını. “makyajın kötü olmuş” , “bu saç seni yaşlı göstermiş” cümleleri bile tonlarca kat mutsuzluğa eşdeğerken bir de aynanın öte yanına geçtiğinde yaşanılanları aklın alır mı ? Oysa mutsuz etmenın kolay olduğu kadınların yanında minicik bir şeyde huzur bulan kadınlardan olmadık mı biz? Ne istediniz ki aşkla bakarken ışıldayacak gözlerden ?

Sözü daha da uzatabilirim. Küskünlüğümden mütevellit sözü çarpıtabilirim. Kadınlığımın en çirkin yanını takıp takıştırıp koyabilirim gözlerinin önüne. Çirkef kadınlığım çıkıp gelebilir bir anda. Ama yapmayacağım. Ne sözleri uzatacağım ne çirkefleşeceğim.  Gözlerin mutsuzluğumu görmeyecek.

Ben geldim, bambaşka bir “şey” olarak geldim. Bir fimo hamuru kadar biçimsiz, bir o kadar da kolay biçim alabilen kıvamımdayım. Ne yana çekersen.

-kaybettim, tamam kabul- 

352 x 288

Hiç kimseyi bu denli sevmemişti kalbim. Kalbim hiç bir yöne baktığında bu kadar deli olmamıştı, bu kadar hızlı çarpmamıştı kalbim senden önce. Sen gelince kalbimin hudutlarına göz görmez oldu başka hiç bir nesneyi. Göz bir tek seni görmek istedi, uzaktan gelen sesine hayatını adadı.  Sakince duruşuna, huzur veren bakışına,  o güzel ellerine her gün özlem büyüttü kalbim. Kalbim seni gördü, seni sevdi, seni istedi..

Bana aşk cümleleri yazdırmak kolay değildi. Aksi yanım hep inat ederdi, hiç edebi bulmazdı içi aşkla döşeli yazılarımı. Oysa ben kaleme dokunarak daha çok seviyorum zannederdim. Gözün görmediği yerlere barındırırdım içi sevda kokan satırları. Çünkü biliyordum ki hiç bir aşk bundan yüce olamazdı. Hiç bir aşk bunun üstüne geçemezdi, ses edilmeliydi, söz havaya uçurulmalıydı senin için. Yazdım ben de sana, bazen senin bile farkında olmadan seni anlattım satırlarda. Yıllar öncesinden kalma bir alışkanlıkla yazdıkça ben, cümlelerim sana yol almaya başlamıştı. Sevindiriciydi, kalbin kanat çırpışıydı bu bir yerde.

Sevmedim ben bu kadar, başkasından gelen kötü sözleri unutmazken, senden gelen kötü sözü aradan saniyeler geçtikten sonra unuttum, senin bakışındı hep üzerimde olsun istediğim, ondandır sen bu yana bakmazken delirişlerim. “Leyla yeniden can buldu bak sayende” demezdim sen olmasaydın. Anlam kazanmazdı şarkılar. Sezen Abla, Nazan Abla, hatta Ajda bu kadar yakınımda gezmedi sen olmasaydın. Sen olmasaydın dilimde gezmezdi en dokunaklı kelimeler. Aşık olmak nedir bilmezdim sen olmasaydın, güven nedir bilmezdim. Huzuru tadamazdım yaslanmasaydım göğsüne. Yazamazdım iki satır.

Şimdi de yazmazdım da, duruşundaki huzuru, bakışındaki anlamı görüp aklımı yerinde tutamadım. Herşeyi 352 x 288 piksel arasında bırakamadım. Dökülüverdi eteğimden.  

Beni Bu Güzel Havalar Mahvetti

Fonuna birkaç parça Pinhani, bir tutam Teoman iliştirilmiş bir Cumartesi günü geçip gitmeyi bekliyor hayatımdan. Diğer tüm günler gibi yerini alacak “geçmiş” sayfalarında. Akla hiç bir not düşmeyecek belki bugünden arta kalan, akla hiç bir gülümseyici anı da kalmayacak. Akla öyle bir “şey” düştü ki bu Cumartesi gününde ne yerinde durduruyor, ne hareket ettiriyor. Öyle bir “şey” ki bu, daha evvel tanımında zorlandığım diğer “şey”lerin hepsinin özetini yapıyor aklınca. Ukala, gaddar bir “şey”.

Havanın iyiden iyiye aydınlanması bir yana, bir kaç gün sonra saatlerin gün ışığından faydalanmak maksatlı değiştirilmesi bir yana dursun , kurguladığım çok başka bir durum var havaların ısınmasıyla ilgili. Samimiyetle söylemek gerekirse havanın ısınmasını istemiyor gönlüm. Bahar demek neşe demekti çünkü. Oysa bizim Neşe evde oturmuş depresyonun gerektirdiği her türlü ince eylemi itina ile gerçekleştiriyor. Aile desen epey uzakta. Bahar demek neşe ve aile buluşması idi. Kalabalıklardı bahar. Baharda heryer tazeydi. Şimdi bahar gelse kaç yazar ? Bahar geldi diye balkonda bol reçelli kahvaltılar mı yapabileceğim ? Pazar koşusuna mı çıkacağım ? Neyi değiştirecek bu bahar ? Münasebetsizliğim üzerimde, tüm mendeburluğumla diyebilirim ki, beni bu güzel havalar mahvetti! İstemiyorum ben bahar, yağmur yağsın, şimşek çaksın Arap Kızı camdan baksın. İnsanlar ya otursunlar evlerinde kös kös ya da sıkıcı işyerlerinde Cumartesi günlerini öldürsünler. İnsanlar bir gün yalnız kalacaklarını düşünsünler ya da ; doya doya yaşasınlar kalabalıklıklarını. Herneyse.

İçtiğim çayları hesaba dökersek, yürüyen 3 adet çaydanlığa eşdeğerim. Zehir gibi düşüncelere yaraşır bir biçimde kopkoyu, can yaktığı gibi el de yakacak kadar sıcak. İnce belli kadına yaraşır bi zariflikle cam bardakla sunulmuş. Süs bebek gibiyim. Fırfırlı etek giydirilmiş, düğünün orta yerinde zıplayan 3 yaşında prenses bozuntusu küçük kız gibi.  Sadece görüntüden ibaret olsa idi yaşamlar, hayat tımarhaneye dönerdi oysa değil mi?

Bırak şimdi sözlerini uçurtma zannedip süzdürmeyi gökte. Şimdi sus, bu yalnızlık kadar koyu bir çay koy.