Başlık, insanın kendine yakışanı giymesidir!

Genel itibariyle baktığımızda yorucu bir hafta idi. Hafta henüz bitmeden haftayı bitirme yazısı yazıyor oluşumdan da bu hissiyatımın derinliklerine doğru yol alabiliriz. Sağ alt köşede zırt pırt yanıp sönen ışıklar dikkatimi dağıtmak için uğraşsalar da ben bitirmeye niyetlendim bir kere. Hem bu haftayı hem bu yazıyı. Haftaya benzer bir yazı oldu zaten bu. Başından belli ne kadar gereksiz olacağı. Daha ilk başından afallamaya başladım. Tıpkı Pazartesi gibi. 23 Nisan etkinliklerini tüm memur insanları yataklarına uyuklayarak kutlarken bendeniz işimin gücümün başında yer edindim kendime sabahın ilk saatlerinde. –Zaten büyüyünce memur olacağım!-

Gün Salı’yı ve sabahın 9unu gösterdiğinde ben masamın bir köşesinde gözlerimi ovuşturmakla ve sorulan sorulara “ne? kim? hani? e uyuyoduk…” demekle meşguldüm. Günün ortalarına doğru -ki bu ev hanfendilerin sabah kahvesi içme saatlerine denk gelmekte- açılan uykum ile başlıyorum işlere. Pelerin giymiş bir Süper Girl üm adeta! Pelerinsiz Süper İnsan olmaz, evet. Ben de o yüzden giydim ya zaten. Ahahah! Sonra Çarşamba oldu. Ben çarşafa dolanma hayallerimi yüzdürdüm bir bardak suyun içinde bütün gün. Çok canım sıkıldı benim Çarşamba günü. Perşembenin gelişi de Çarşambadan belli oldu zaten. “Dilediğini al, dilediğini ver ne farkeder?”

Rober Hatemo sabahtan beri “Ne de güzel olmuşsundur beyazlar içinde sen” deyip duruyor. Şarkının adı “Beyaz ve Sen” ( şimdi gugıl herkesi buraya çağıracak) Birileri kendisine  aşkın bu halinin 1950 lerde kaldığını söyleyebilir mi? Hey Tanrım dayanabilir miyim buna ben! Ümit Besen abimizin “Nikah Masası” adlı güzide eserini açayım daha iyi yani. Keremcem bile derdime deva olabilir bu noktada “Aşk bitti” adlı şahane eseriyle. Zira kendileri de aklınca “Ezginin Günlüğü” nün sorduğu “Aşk hiç biter mi?” adlı soruya yanıt aramakta. Evet sayın seyirciler PowerTürk‘te şu anda bunlar çalıyor. -Yazı yazarken şarkı dinlememeliyim- , -o değil de her iki yazımda bir PowerTürk adı zikrediyorum, artık reklam ücretimi almalıyım onlardan-

Kendisine “Cumartesi Yazısı” süsü vermiş olan aslında kategorilere bile girememiş ezik bir Perşembe yazısının sonuna doğru gelirken buradan kendime teessüflerimi sunuyorum.

-Tatlım neden hala kırmızı papuçlarının resmini çekmedin?!-

Şimdi Senden Vaz Mı Geçmeli ?

 -nihahahah. yine bir cumartesi ve yine bir cumartesi saçmalaması!-

Yalın isminde bir şarkıcımız var malum. Sesi bir erkek sesinden çok kadın sesini anımsatıyor. Sesi değil konumuz, ve ben müzik eleştirmeni hiç değilim. Sabahları gelirim ofisime PowerTurk açarım, artık bana ne sunarsa dinlerim bıkmadan. Bazen bunalır LimeWire’in bana o gün ne hediye ettiğine bakıp dinlerim. Akşam üzerleri üzerimde baskı hissettiğimde de mutlaka Ajda açarım. Zaten bu hayatta kendime yakın bulduğum bir Ajda vardır bir de Hümeyra! Ahahah! Kendilerinin benden 48186 yaş büyük olmalarını mevzu bahis etmiyorum ben. Onlar da etmiyorlar neyseki. Neyse, Yalın’a dönelim.

Bu Yalın efendi yeni bir albüm çıkarmış! Ziyade olsun! Daha çok çıkarsın, gözümüz yok. Ancak sabahtan beri iki şarkıda bir Yalın’ın yeni şarkısını çalan radyoya sitemlerimi sunarken çok derin bir tesbitimi paylaşma ihtiyacı hissediyorum. Şöyle ki, ben bu Yalın Efendi’yi ilk duyduğumda “gelip de bitanem olmaya ne hakkın var?” şeklinde şarkıyı söylemeye çalışıyordu. Şimdi de  “şimdi senden vaz mı geçmeli” diye bişeyler mırıldanıyor. Bu sanırım 4. albümü ve ben bu Yalın insanının hala aynı şarkıyı söylediğini düşünüyormuşum meğer. Her albümde 12 şarkı olarak düşününce 4 albümde toplamda 48 adet şarkı eder. Bu şarkıların en az 20 si tutmuş ve radyolarda basbas çalmış olduğunu da düşünürsek benim durumum çok vahim. Ama sorunun bende değil de 20 şarkıyı da aynı şarkı gibi söylemeyi büyük bir ustalıkla başaran Yalın da olduğunu düşünmek gerek. Tuhaf dimi?

Ayrıca bu Cumartesiler neden haftanın diğer günlerinden daha uzundur ? Neden bitmez bir türlü? Ve neden gelmesi taa Pazartesiden beklenen Cumartesi akşamı bir türlü gelmek bilmez? Peki babam böyle pasta yapmayı nerden öğrendi ? Ah, şaşkınlıktan kendimi Doktor Ötker’in kızıyla karıştırdım. Çırptım çırptım karıştırdım, kendimi onla yarıştırdım!

Deniz Gezmiş , Dizi Yapımcısı, İstanbul

Az önce ATV Ana Haber’de şaka gibi bir haber vardı. Habere konu olan bir dizimiz (Hatırla Sevgili). Her normal (!) ana haber bülteninde olması gerektiği gibi dizimizin bu akşam yayınlanacak olan bölümünün kısa bir özeti verildi. Bu hafta Hatırla Sevgili nefesleri kesecekti! Yakışıklı mı yakışıklı bir adet genç oyuncu dizide Deniz Gezmiş’i canlandıracaktı ve haber bültenimiz dizi setine konuk olmuştu. Sahnede Deniz Gezmiş ve arkadaşları. Arkasında kendisine eşlik eden (bir ünlem daha lütfen!) diğer genç oyuncular. Figuranlar. Birden ana haber bülteni mikrofonları bu figüran arkadaşlara uzanıyor. Söz , makyajıyla 45 yaşındaki kadınları anımsatan 20li yaşlardaki genç kızımızda : -Tanımıyorum! Arkasındaki yakışıklı genç delikanlımız “Ben tanıyorum” diyor kameraya gülerek. “Peki kim?” diye soruyor haylaz muhabir , susuyor genç adam.  İşte o anda sıranın kendisine gelmiş olmasından sonsuz heyecan duyan genç bir arkadaşımız nihayet konuya açıklık getiriyor :

Deniz Gezmiş, genç ve yetenekli bir dizi yapımcısıdır!

Bize bu kapsamlı bilgiyi veren genç insana sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Şaka mı bu? gerçekten bu şekilde mi? Peki bu arkadaşlarımız 20 küsür yaşlarına kadar neredelerdi? Nerde pış pış yaptı annecikleri onlara ? Neyle beslendiler bu yaşa kadar ? Ne okudular ? Okula da mı gitmediler ? Peki öğretmenleri onlara ne öğretti bu yaşa kadar ? Gerçekten bunların yanıtlarını merak ediyorum. Gerçekten!

Konu Deniz Gezmiş’i yüceltmek değil, konu siyasi polemik yaratmak hiç değil. Ancak 20 küsür yaşlarına gelip de ülkesinde yaşanan olaylara herhangi bir fikir beslemeyen insanlar kol gezerken bir şekilde buna dur demek gerekiyor. Sen gençsen, sen bir hayat yaşıyorsan, sen okuyorsan, hepsini geçtim sen nefes alıyorsan bu ülkenin tarihini bileceksin! Sen Deniz Gezmiş’i de bileceksin, Alparslan Türkeş’i de bileceksin, İslamı da bileceksin, Ateizmi de bileceksin! Bileceksin ki taraf olacaksın. Bileceksin ki gelecek vaadedeceksin! Bileceksin ki senin yetiştirdiğin nesillerden hayır bekleyebileceğiz bizlerde!

Bileceksin ki “taraf olmayan bertaraf olur!” Omzunun üzerinde taşıdığın ve her sabah tonlarca kat boya sürdüğün kafanın içinde bir beyin olduğunu da bileceksin, arabanla son ses müzik açıp kızlara hangi alengirli laflar etsem de diye düşündüğün aklını başka alanlarda değerlendirmeyi de bileceksin.

Ok ? SÇS! Bye!

Bilişim… Hissedişim.

Bilişim , çok eskiye dayanıyor.  Tarihin tozlu sayfalarına uğurlanacak denli uzunca bir yaşam katetmesem de , bilişim hatırladığım ilk günlerime dayanıyor. Bilişim ve sonrası diye ikiye ayırabiliriz hayatımı. Eline bir bıçak alıp hayatı orta yerinden kesmek isteyen dengesiz planlarımdan biri gibi göstermemek için uzatıyorum lafı. Bilişim çok eski günlerime kadar uzanıyor, uzanıp geri getiremiyor o günleri, uzatıp beni bırakmıyor orada.

“Bilişimle ilgili bir yazı yaz” dedi iç sesim bana. İç sesim teknik analizlerden uzak, sosyal olguların tam göbeğinde bir yerlerden seslendi bana bu sefer. Dinledim.

 DEVAM ETMEK İSTEYENLERİ BURAYA ALALIM……

Kremalı Börek, Sütlü Çörek

“çek yavrum çek, amanın dostlar elini çek!” Sabah sabah aklıma bu şahane tekerlemeyi getirdi okuduğum bir yazı. Ellerimizi açıp birbirimizin eline vurarak söylediğimiz salakca bir tekerleme idi. Kimin icadı merak ettim şimdi. Ülkemizin her yöresinde söyleniyor bir de. Hani nasıl oluyor anlamıyorum Edirne’deki bir çocuk saçmalamasının Kars’a kadar erişmesi, hayret doğrusu. Kitle iletişim araçlarının henüz yaygın olmadığı milattan önce döneme geldiğini düşünürsek çocukluğumun buna hayret etmem doğal. Büyüyüp de başka başka yerlerde çocukluğunu geçirmiş insanlarla tanıştığımda “aaa siz de mi yapardınız öyle, aaa bak görüyo musuuğğnn” diye şaşırıp kalıyorum. Ülkemizin şahane çocuklarının icadı olan oyunları aklıma getirmek için bir öğlen uykusu öncesine ihtiyacım var benim. O zaman aklıma gelir hepsi ve ben de yazarım.

Yo yo hayır, o kadar da değil.  Tekerlekli arabaların yollarda kol gezdiği dönemde büyümedim ben. Yoktum bile o vakitler ben ve hatta içinde vitamin olacağım portakalın ağacını bile dikmemişlerdi! Ben bu resmi geçen Pazar çektim daha. Kahvaltı sonrası Türk Kahvesi eşliğinde dışarı bakarken gördüm o arabayı. Araba durmuyordu işin tuhaf yanı, yürüyordu. Heralde üzerindeki amca kendisini 1920 yılına ait hissediyordu. Ama çok şahaneydi. Alıp evin ortasına koymak isteyecek kadar hayran kaldım kendisine. 

Baharın gelişini müjdeleyen kuşlardan bir tanesi sabahın köründe evden çıkarken beni selamladı! Başıma talih kuşu konacak diye haber yapmak isterdim bu olayı ancak saçlarımın ucunda bir sıcaklık hissedince bundan vazgeçtim! Şimdi elimde yeni doğmuş bebek bezi ile o kuşu arıyorum! Altını bağlayacağım terbiyesizin!