Bilişim, Hissedişim

Bilişim , çok eskiye dayanıyor.  Tarihin tozlu sayfalarına uğurlanacak denli uzunca bir yaşam katetmesem de , bilişim hatırladığım ilk günlerime dayanıyor. Bilişim ve sonrası diye ikiye ayırabiliriz hayatımı. Eline bir bıçak alıp hayatı orta yerinden kesmek isteyen dengesiz planlarımdan biri gibi göstermemek için uzatıyorum lafı. Bilişim çok eski günlerime kadar uzanıyor, uzanıp geri getiremiyor o günleri, uzatıp beni bırakmıyor orada.
 
"Bilişimle ilgili bir yazı yaz"
dedi iç sesim bana. İç sesim teknik analizlerden uzak, sosyal olguların tam göbeğinde bir yerlerden seslendi bana bu sefer. Dinledim. 
 
Bilişim, biliyor oluşumdu. Bildiklerimin aklımda beynimde yer etmesiydi. Yıllar süren bir sürecin başlangıcıydı.  "Kendimi bildim bileli" ile başlayan, ebediyete kadar sürüp gidecek olan hissiyatlar bütünüydü.  Bildiklerimin başında "anne olgusu" , "baba kucağı" , "kardeş kavgası" varken yılların araya acımasızca girişiyle bu bildiklerim zamanla "anne yokluğu" , "baba özlemi",  "kardeş kokusu"na dönüşmüştü.  Bilişim beni burada yalnız bırakmıştı işte. Ben sadece yalnızdım ve hisleri "biliyordum".
 
{more}
Zamanla hayatın içinde bir dekor olmadığımı, aslında kendi hayatımın başrol oyuncusu olabileceğimi bilmeye başladım. Üzerimde kabarık bir "prenses eteği" ile kocaman ışıkların altında yürümek ya da hüzün sahneleri arasında bir seçim yapmam gerektiğini bildiğimde de yalnız kaldım. Bilişim bu sefer, bu kararın ortasında yalnız bıraktı beni.  Acemiliğime yüz çevirmişti bilişim. Bu sefer hayatın içindeki masal perisi ya da külkedisi olabileceğimi ve bunun benim elimde olduğunu "bilmeye" başladım. Ve bunu bildim bileli daha küçük adımlar atıyorum.
 
İnsanların aslında bir çok farklı yüzü olduğunu bilişim daha çok yeni. Bunu bana hiç farkettirmeyen içimdeki haylaz kız Polyanna’ya şükranlarımı sunuyorum yeri gelmişken. Bana iyilik yaptığını zannedip aslında ne büyük bir yanlış yaptığının bilincinde değil henüz. Çünkü ona göre her yer toz pembe. İnsanların aslında birden fazla yüzü varmış. Bana gösterdiği yüzleri, gerçek yüzleri ve olduğunu zannettikleri yüzleri varmış. Hayatın çok güzel olduğunu bilişim bunu benden bunca sene gizlemiş. Bunu öğrendiğimde artık hiç birşeyin eskisi gibi olamayacağını "bilmeye" başlıyorum. Bunu bilişim beni ayakları yere basan bir kadın yapıyor. Bu sefer bilişim beni yalnız bırakmıyor, attığım her adımla birlikle  yanımda alıyor yerini. Geceleri rüyam, gündüzleri gölgem oluyor. Yayılıyor hayatımın her yerine. Diğer tüm bilişlerimin önüne geçiyor bunu bilişim.
 
Yani ben, bilişimle yatıp, bilişimle kalkıyorum. Bilişim hayatımın her alanını kontrol ediyor.
 
"Bilişim" dolu günler dilerim.

*Bu yazı 19.04.2007 tarihinde tarafımdan,  Ceviz.net de yayımlanmıştır.

Meşgül Hanım

Yaz Geldi! Yazın geldiğini anlamak için benim üzerime bakmanız yeterli. Benim gibi babaanne kılıklı bir kadın bile yazlık eteğini savurarak işine gelmişse artık tamamdır, gelmiştir yaz.  Ayrıca yazı yazıyor oluşumdan da “Yaz Geldi” şeklinde bir çıkarım yapmak mümkün. Kal gelmişti yazmayı kestim şimdi de yaz geldi yazıyorum. Ahahha ne diyorum ben ya!

Havada uçuşan kelebeğin böceğin haddi hesabı yok. Sabahın köründe gözüme giren polenlerden biri daha dün taktığım lensciğimin heba olmasına yol açsa da pek kızmıyorum. Hiç kimseye kızmıyorum bugünlerde. Herkes bana kızmakla mesgul olduğu için olabilir tabi bu! Buradan herhangi bir çıkarım yapmak istemiyorum, koşar adımlarla uzaklaşıyorum bu konudan.

Bugünlerde ne mi yapıyorum? Çok meşgulüm bugünlerde. Öyle böyle değil. Toparlamam gereken bir hayattım, düzeltmem gereken beden ve ruh sağlığım var. Öte yandan yazlıkları kışlıklardan ayırmam gereken bir odam, temizlik yapılması beklenen bir evim, boş bir cüzdanım ve tepemde sürekli dırdır eden bir kendim var! Ve ayrıca bir ton ayakkabım var! Evet ortalıklarda görünmediğim süre zarfında bir sürü ayakkabı sahibi ettim kendimi. Şimdilerde sabah giyindikten sonra “Hangi ayakkabıyı giysem” diye düşünmek için yarım saat öncesine ayarlıyorum çalarsaatimi. Giderek Seda Sayanvari bir kadın oluyorum ve giderek kadın programına benziyor yazdığım yazılar. Biliyorum!

Bozulan şarjlı pillerimin yerine aylar sonra yenilerini aldığım akşamda fotoğraf makınamın bozulmuş olmasını tarihin bana yaptığı bir kelek olarak değerlendirdikten sonra şansımı sulu boya üzerinde deneme kararı almıştım. Şimdilerde ortaya çıkardığım şahane tepsiyi görüntüleyebilmek adına kendime yeni bir fotoğraf makınası arıyorum. Yeri gelmişken sevenlerime doğum günümün yaklaştığını ve her türlü fotoğraf makınası hediyesine açık olduğumu belirtme ihtiyacı duyayım. Duydum, siz de duydunuz mu?

Yazlık Ayakkabı ve Ütü Üzerine

Yaz aylarından artık nefret ediyorum! Oysa küçücükken en sevdiğim ayların başında geliyordu Mayıs. Okul kapanmak üzereydi ne güzel, en renkli cicilerimizi giyiyorduk, hatta okulun kapanmasına yakın cicili ayakkabılarımızı ve serbest kıyafetlerimizi giyebiliyorduk okulda. Güneşi bol bir memleketti bizim oralar. Mayıs ayında terler basardı. Ve çok nefisti. Çünkü ütüyü annem yapıyordu! Ne olduysa büyüyünce oldu. Yaz geliyordu, incecik gömlekler, tiril tiril etekler ve topuklu ayakkabılar giyme zamanı başlıyordu. Buraya kadar herşey güzeldi. Ama ne zamanki kocaman kadın olmuş olduğun gerçeği önüne seriliyor,  kendini yarabantlı ayaklarınla her akşam ütü başında buluyorsun!

Son bir haftadır her akşam bişeyler ütülüyorum! Oysa kış ne güzeldi, yayılıp köşeme kafa ütülemekten başka birşey yapmıyordum. Şimdi “sabah ne giysem” soruma yanıt bulur bulmaz kendimi ütü masasının tepesinde buluyorum. Ütü öyle sinir bozucu bişey ki! Yok suyu koydun mu içine yok buharı doğru mu. Nefret ediyorum ütüden!  

Öte yandan ayaklarım. Canlarım benim ne kadar mutsuzlar. Daha yaz başı olmasına rağmen 3 çift ayakkabı almış olmam bile onları mutlu etmeye yetmedi.  Çizmelerden kurtulan ayaklar kendini en yakın ince topuklu narin ayakkabıya attığında kaçınılmaz sondan bihaberdi. İşin tuhaf yanı da her sene aynı derdi çekiyor olmama rağmen gözü dönmüş bir şekilde şahane ayakkabılara saldırıyor oluşum. Ama suç benim değil o şahane ayakkabıları yapanlarda! Onlara hem minnet hem de sitem doluyum.

Geçen sene bu derdi çektiğimde cankurtaran bir ayakkabı almıştım. Onu giyeyim bari birkaç gün. Dümdüz, beyaz bir ayakkabı. Artık bale yaparak gelirim işe!

Haftalık Rapor

Cumartesi : Akşam iş çıkışı kendi kendime gezintiye çıktım –ahahahh, sanki başka günler bir orduyla geziyorum!- bir alışveriş merkezinde adeta bir metropol ablası edasıyla gezinirlen alt kattaki Tansaşa daldım. Taze sebzeler meyveler, deterjanlar ve de benim hiç birşey taşımak istemeyen halim vardı markette. Benim içimdeki Cosmo Girl derhal dergilerin bulunduğu yere yöneldi. Eskiden Chip ve Cosmopolitanı beraber alır çıkardım. Ancak bu sefer ikisi de yoktu. Kala kala bir adet Pilates DVD si veren ELELE dergisi kalmıştı. 6YTL vererek çıktım bol renkli kuşe kağıda. Epey de kalındı. Bir üst kattaki mağazalar beni cezbetmiyor, bir an evvel en üst kata çıkıp kumpir eşliğinde dergimi okuyacağım dakikaları bekliyordum. Yürüyen merdivenler gözümde büyüdüğünde koşar adımlarla yürüdüm yürüyen merdivenlerde. Merdivenler ve ben aynı anda yürüyorduk. Tanrım! -zaten bu yürüyen merdivenler insanlar daha hızlı çıksın diye yapılmıştır, durursak hızlanamayız- Herneyse içi tıkabasa dolu kumpirim ve koca bir bardak kolam ile yerime oturduğumda dergi üzerindeki Aşkın Nur Yengi abla ve bebeğiyle gözgöze geldik. Onlar da sevinmişlerdi.

[sonra o kumpir boğazıma dizildi…devamını anlatmak istemiyorum. Cumartesi akşamı ve Pazar günü silinsin bir an evvel hafızamdan istiyorum. ]

Pazartesi : Bugünlerde hava çok kapalı. Sabah evden çıktığımda zannediyorum ki akşam 7 olmuş. Adeta hava kararmak üzere. Kızıl bir güneş var dağların oralarda. Dağların Kızı Reyhan edasıyla yürüyüp ofisime geliyorum. Çok boğucu bir hava olduğu kesin. Ben de sıklıkla havaya uygun olarak depresif kadın rolüme bürünüyorum. Bugünlerde böyle karanlık geçiyor günler. Mayısın gelmiş olmasıyla uçuşmasını beklediğimiz kelebekler henüz etkilerini gösteremediler. Butterfly Effect evet. Ondan bahsediyorum. Efekt ne kelime, kımıldamıyor hiç burada “butterfly”lar. Laylar.

Salı : Bu bol yağmurlu günlerin hediyesi olan fönü bozulmuş saçlarımı yolma isteğiyle doluyorum her geçen saat. Havadan mı yağmurdan mı sudan mı artık her neydense ipek gibi saçlarım adeta yeşil sabunla yıkanmış gibi kaskatı! Duruma müdahele etmek adına sabahın 6sında işe koyulsam da sonuç ortada. Bir elimi prize sokmuşum da öyle dolanıyor gibiyim.

Çarşamba :  İçimdeki Cosmopolitan kadını beni bütün gün kendine mahkum yaşatıyor, ve hayat onun istediği şekli alıyor. Akşam oldu. Dergim Cumartesi akşamı düştüğü yerden göz kırpıyordu bana . Kaldığım sayfada  Haluk Bilginer ve taptatlı bebeği var. İkisi de çok sevimli. Haluk Bilginer diyor ki : “Cennete inanmak istiyorsanız bebeğinizi koklayın..” Kalabalık bir akşam. Gece yatmadan önce bişeyler okuyorum. Kadınlar için “İş Hayatında Başarılı Olmanın 5 Adımı!” Şahane! Öncelikle hanımlar, iş hayatında başarılı olmanın yolu kendinize olan güveniniz ve iyi bir eğitim almanızdan geçiyor. Buraya kadar herşey normal. Her başarılı insanın arkasında yatmalı bu gerekçeler. Ancak efendim 3. maddeye doğru yol aldığımızda kafam karışıyor. Sanki “Erkeği Elde Tutmanın Yolları”ndan bahsediliyor! İşe giderken saç ve tırnak bakımınız çok önemliymiş bayanlar. 4. Maddemiz makyaj ve topuklu ayakkabı. Makyajsız kesinlikle işe gitmemeliymişiz.  Ve efendim araştırmalar göstermiş ki hiç bir kadın dümdüz ayakkabılar giymişken iltifat almamış. Bu sebeple mutlaka topuklu giyecekmişsiniz. Ve efendim 5. maddemiz sportif ve seksi olmak isteyen genç iş kadınlarımızın imdadına yetişiyor. Evet işe kotla gidebilirmişsiniz. Ancak bu kot koyu renkli olmalıymış. Daha kaliteli görünürmüş koyu renk kot.

Perşembe : Şahane yorucu bir gün! Tek kelime konuşmuyorum kimseyle. Başımı kaşıyacak bir tarağım yok! Baş kaşımak için tarak yapılsa işler yüzünden kullanamam yani o derece. Akşam üzeri telefonla konuşuyorum. Hay Allah, merak ediliyorum! Bu yazıya benzer gayet iyiyim süperim şahaneyim imajı çiziyorum. Yediriyorum ama naaaber ! Gecenin kör vakti evde canı sıkılan hemcinsime eşlik ederek yol boyu homurdandığım bir mekana gidiyoruz. Orman havası gayet güzel gidiyor. Huysuzluk etmiş olduğum için kızıyorum. Bir kaç duble gülücük eşliğinde eve dönüyorum. Giderek şekil alan saçlarımı tel tel tarıyorum. Kendime telkin veriyorum. “Geçecek güzelim, geçecek.” Uyuyunca geçiyor!

Cuma: Ve efendim bugün geliyor. Sabah saatlerini göz doktoru ile olan randevuma ayırıyorum, doktor yüzüme bakıp “körsün sen, kör, kör, kör” diyor 45974646 keredir. “E biliyorum..” diyorum. Yazıyor reçetemi. 0.25 derece azalarak 6.75 ile seansı kapatıyorum! Borsa gibi hassas benim göz numaram. Ordan çıkıp Optikçiye giriyorum, lensimin siparişini veriyorum. Şahane gözlük çerçevelerinde aklım kalsa da aklıma henüz kullandığım çerçeveye verdiğim tonlarca para geliyor bırakıyorum. Kendimi teselli etmek adına 140 YTL ödeyerek şahane bir güneş gözlüğü alıyorum! Öğlen 13:00 civarı ofise giriyorum. Görgüsüzler gibi gözünde güneş gözlüğü ile geçip PC başına haftalığımı yazıyorum.

Hadi Cumartesi olsun artık.