Amour

Fransızca şarkılar hep bir hüzün aşılar bana. Şarkıların içinde mutluluk geçer, kavuşma geçer ama bana yansıyan hep hüzün, hep ayrılıktır. İngilizce şarkılarda bunu yaşamam , vermek istediği tüm duyguyu verir İngilizce şarkılar.  Fransızca öyle değil ama.

İşin özünü anlamak için bu sabah playlistime Carla Bruni, Lara Fabian ve Estrella Morente’yi davet ettim. Bu 3 kadın şarkı söylüyor ve bana bir tek ayrılık duygusunu aşılıyorlar. Fransızca’nın tınısıyla alakalı bu belki de. Dünyanın en romantik dili hatta bana göre. Bu sebeple Fransızca öğrenmek istiyorum. Belki söylemek istedilerimi Fransızca olarak dile getirirsem söylediğimin beyninde daha bir anlam kazanırım. Bence Fransızca daha buğulu, daha kadınsı bir dil. Bir örnekle pekiştirelim şimdi de bu söylediklerimizi .

Aşk – Love – Amour

Elbette ki “amour” derken daha bir anlamlı aşk.. Aşk derken ş’nin üzerine basılmışlık hissinden hoşlanmıyorum ben. Love’da ise bir soğukluk var. Belki de çok ayak altında gezdiği içindir sevmeyişim. Ama bakar mısınız “amour”a… Öyle buğulu ki.. Nasıl da anlam kazanıverdi nazarımda..

//Aşk’a anlam yüklemek tüm çabam aslında…

Radiohead – In Rainbows

Tartışmasız en iyi gruplardan biri olan Radiohead, yeni albümünü nihayet yayınladı. Nihayet diyorum çünkü plak şirketinden ayrılış haberleri ve albümün gecikmeleri albümü bekleyenleri epey yordu. 10 Ekim günü piyasaya sunulacağı haberi gelince derin bir “oh” çeken dinleyenlerine bir sürpriz vardı internet sitelerinde. Dileyen albümü 41 Sterlin ödeyerek özel hazırlanmış bir kutu halinde alabilecekken , dinleyicilerinin önüne 10 parçadan oluşan albümü “gönüllerinden ne koparsa” ödeyerek edinecekleri bir seçenek daha belirdi. Albüme biçtiğiniz değeri yazıp, siteye üye olarak albümü indirebiliyorsunuz.

Sitedeki yoğunluğu tahmin eden bir Radiohead sever olarak bir kaç gün gecikmeyle albümü indirdim. 10  parçalık albüm gayet de tatmin edici. Genel olarak Radiohead albümlerinde olan herşey bu albümde de var. Bunu eleştiri olarak algılamak yersiz. Kimsenin tarzlarının dışında bir albüm yapmalarını beklemediğini umuyorum.

Şu an itibari ile Videotape ve All I Need listemin başını çekiyor. Her şarkıyı tek tek özümseyene kadar bu liste sık sık değişecektir. Yeni albüm edindiğimde en az bir hafta sürekli dinleme alışkanlığımı en çok böyle harika albümlerde seviyorum.

Bakarsın..

Sevinci arıyor ve
buldukça
yavrusuyla suya inmiş suna gibi coşuyorsa da
sevdadan sevdaya koşarken insan
sonuçta acıdır yöneten aşkı…

Tanıdığımda ortaokul yıllarımda idim Nihat Behram’ı.. Devrime merak salmış ufak bir kız çocuğu iken almıştım elime Darağacında Üç Fidan’ı. Ne sürgün yıllarıydı, ne o kuşaktan eser kalmıştı o günlerde. Hatta belki de en süt liman senelerdi. Ama içimde dizginleyemediğim öğrenme merakım beni o yıllarda yaşarcasına içine almıştı. Sevmiştim edebiyatı; kurguyu.. Sevmiştim sonra siyaseti. İkisini birlikte harmanlayan Nihat Behram’ı keşfetmem hiç de zor olmamıştı. O yıllardaki öğrenme merakımı eskisi gibi koruyabilseydim diye hayıflanmıyor değiliim şimdilerde.. Şimdilerde kafamı boşaltmak isteği dışında yüz sürmüyorum edebiyata, sırf aklıımı oyalayayım diye de siyasi kitaplarımı bekletiyorum elimin altında. Eskisi kadar kolay anlamıyor, eskisi kadar özümsemiyorum okuduklarımı. Hızla çoğalan tüketim çılgınlığı okuma hevesimi de alıp uzaklaşıyor bu dönemimden de. Bazen kendimi şartlandırıp o ortaokul kızı yapıyorum, şimdiden daha akıllı hissediyorum kendimi.

PHOT0004 

Nihat Behram diyordum.. Yıllar öncesinin dizeleri bugün hiç olmadık bir anda aklıma düştü. Uzun süredir okumadığımı farkettim. Eskiden olsa kitaplığımın önüne dikilir aklıma gelen konu ile ilgili kitabı bulup okurdum. Şimdi devir değişti; Google bakıyor bu işlere. O kadar yakın değil kitaplık artık, ya da o orada duruyor da ben gitmiyorum.. Bugün aklıma düşen dizede “ah, çılgın bir aşkın kollarında incelen bıçak seni öperek bilemeliyim” diyordu şair.. Tam da hissettiğim gibi, tam da demek istediğim gibi bir cümle tutturmuştu. Orada öylece benim yeniden okumamı bekliyordu o dizeleri. Okuduğumda günlerdir içimde biriktirdiklerim bir anda dökülüverdi eteğimden. Kalbimin orta yerinde kondurduğum acıydı yaşatan aşkı. Fuzuli gibi oluyorum bazen “aşk acı çekmektir” diye düşünürken buluyorum kendimi. Yaşadığım aşka biraz acı katıyorum, tatlandırıyorum kendimce aşkımı. Fuzili bir iş tutturuyorum..

Yedeğimde hep bir şiir olmalı
Korusun diye beni,
Sarsın
Solusun diye…

Birden kendimi şiire sığınmış buluyorum sonra. Akıp giden dizelere isimler kazıyorum. Harfler yüzleri oluyor onların, harfler çoğalıyor, milyon oluyor.. Sonra bir dize geliyor, susturuyor tüm yüzleri.. Unutuyorum tüm kelimeleri…Kayboluyorum içinde.

Kanla beklediğim şarkılarda gelişen sevgilim
belki de kalbinde düğümlenen
ölüme giderken duyduğum gülümseyiştir
bakarsın seninle artık görüşemem
alnına vuran ışığı
sakın kaybetme geceleri.

Wykka’nın Ebesi (hö?)

 Wykka Hanımkızımız beni ebelemiş, sağolsun. Bunca zamandır kimse tarafından ebelenmemiş olmanın getirdiği derin bir üzüntüye gark oluyordum ki bu ebelemece beni bir nebze olsun yatıştırdı. Ancak ebelemecenin mahiyeti “kendinizin rutuşsuz bir resmini yayına veriniz” idi. İşte burada tuhaf bir nokta var. Sevgili Wykka, sen ki beni daha dün tanımış insan değilsin, neredeyse yazmaya başlamamdan (ilkokulu kastetmiyorum) beri beni biliyorsun. Bre bacım, bu konuda ebelenmeyecek tek insan oluşumu aklına getirmedin mi? Ben ne zaman kendi fotoğrafımı yayınladım da şimdi rutuşsuz doğal halimi yayına vereceğim?

Hayır gerekli araştırmayı yapmadım da değil, bloğumu aradım taradım, flickrdaki fotoğraflara baktım ama yok, aynı anda hem kaşımı hem yüzümü hiç bir şekilde kadraja almamışım.  Yine bana hüsran, bana yine hasret var anlayacağınız.

pul  

Yine de bloğu tararken böyle birşey buldum, belki kaptırırım.

Yol Çilesi ve Çevre

Her bayram öncesi ve sonrası -çok lazımmış gibi- yollara dökülür insanlar. Evet bayram tatil demektir, hasret giderme demektir. Uzaktaki insanlara bir biçimde ulaşmak demektir. Dün gece saat başı her haber bülteninde yollardaki insanların “çilelerini” izledik. Zar zor evlerine vardı insanlarımız.

Özel araçla değil otobüslerle gitsenize kardeşim!

Hemen “e otobüs de yolda kalmıyor mu?” diyeceksiniz. Sizler o güzelim arabalarınızı kapı önünde bırakıp otobüslerle yola çıktığınızda haliyle yollarda kalabalık yaratmayacak, kazalara belalara sebep olmayacak ve üstüne üstlük yollarda helak olmayacaksınız.

Ve aklınıza bile gelmeyen çevremize de katkıda bulunacaksınız bu vesile ile.

Kullandığınız benzin mesela, karbonmonoksid, azot oksit ve kükürtdioksit gibi zehirli gazların bizlere ne büyük zararlar olarak geri dönüş yaptığını?  Benzine göre %30 oranında ozon tabakasına daha az zarar veren LPG bir çeşit can kurtaran görevi görebilir belki. Açık havada hemen buharlaşması nedeniyle, toprak ve suda ya çok az ya da hiç kirlenmeye sebep olmaz.

Bu vesile ile ben de bu yazımı Blog Hareket Günü için yazmış olayım.  Tabi bu konuya böyle üstünkörü bir yazı yetmez.  Ama bir çok blog bu konuda yazılar yazacak bugün. Okumanızı tavsiye ederim.