Bir Tutkudur Tiyatro

 

11 yaşındaydım tanıştığımda.  11 yaşın tüm mızmızlığı ile seçmelerin yapılacağı sınıfa girmiştim.  Kabul edilmemiştim. “Çok üzüldüm” diyerek sınıftan ayrıldıktan iki ders sonrasında aynı yere tekrar çağırıldım. Ben üzüldüğüm için kabul edildiğimi zannederken öğrendim ki “üzülme rolü”nde çok başarılı olabilirmişim. Çünkü beni İLK KEZ üzgün görmüş o gün öğretmenlerim. O günden sonra binlerce kez üzüldüm, ama hiç birinde o günkü kadar takdir topladığımı sanmıyorum.

O yıl, yaşdaşlarım için hazırlanmış olan bir “çocuk oyunu” oynamıştık. Adeta hayallerim yıkılmıştı o tuhaf kostümün içinde dans ederken. Beklediğim bu değildi tiyatrodan. Yaşının üzerinde yaşayan tüm çocuklar gibi bana da anlamsız geliyordu çünkü çocuk oyunları. Ama ben oynarken her yaştaki insan izlesin isterdim.

Sonraki yıllarda hayallerime daha yakın oyunlarla , daha sevdiğim rollerle onlarca kez sahneye çıktım. O yıllarda tek sevdiğim şeydi tiyatro. Provalar, son hazırlıklar… Ve sahne…. Perde ilk açıldığında kalbim bir kere gümlerdi, sonra rahat edeyim diye kesilirdi. Ta ki selam vermek için son kez çağırıldığımız ana kadar. O an dünyadaki herşeyden daha kıymetliydi. Artık 11 yaşında da değildim üstelik. Orda büyümüştüm ve bu büyük bir hazdı. Büyüyüp kocaman olduğumda ise tiyatronun tamamen dışında bir hayat sürdürürken buldum kendimi. Bu seferse hayat kocaman bir sahne oldu ve ben ne yazarsam onu oynadım… Ne zaman tiyatro lafı geçse, içim cız eder. 80lerine gelmiş eski bir oyuncunun ilk gençliğini anması gibi….

Bugün 27 Mart. Dünya Tiyatrolar Günü…  Bu yıl 46. senesi kutlanıyor. Devlet Tiyatrolarında birbirinden güzel oyunlar sergileniyor bu hafta. İzmir Devlet Tiyarosunda sergilenen Kafes  İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda da   Savaş İkinci Perdede Çıkacak isimli iki müthiş oyunu izleyerek kendinize bir güzellik yapın..

Çocuktum, yaşamımı tiyatroya adadım: Hem sevdiğim bir işte, bir sanat kolunda çalışmak için hem de bu sanat dalının toplumun yüreğinde çiçekler açtıracağına inandığım için…Bu inanç o kadar derine kök saldı ki, yarın kıyamet kopacağını bilsem bugün ” bir tiyatro daha açarım ” diyecek ölçüde bir saplantı gibi. Yeryüzünde tiyatronun binbir derde deva olduğuna inandım bir kez. Bütün kötülüklerin, insanın insandan kopmasından, uzaklaşmasından; birbirlerinin sıcaklığını, sevgisini duyamadıklarıından doğduğuna inanç getirdim bir kez.
Artık beni bu inançtan, bu kanıdan kurtaramazdı kimse…
MUHSİN ERTUĞRUL

Cloverfield, Belki şehre bir canavar gelir.

Lost‘u izlemedim. İzlememek için de direniyorum. Yapımcısı J.J. Abrams’ın filmi Cloverfield için aynı direnişi göstermeyerek izledim. Ancak  kafamda milyon tane soru işaretleri gezdiren filmlerden hoşlanmayışım bir yana el kamerası ile çekilmiş -izlenimi veren- film kalitesizliği , oyuncuların bönlüğü ve daha bir çok nedenden ötürü hiç de beğenimi kazanmadı. Bunda belki Lost ve türevlerine sempati duymayışımın etkisi olabilir; ancak hiç kimse  Blair Cadısı ile kıyaslandığında bu filmin “şahane!” olduğuna beni inandıramaz.

Film Manhattan’da bir gece ansızın gelişiveren olağanüstü olayları anlatıyor. Şehre bir canavar iniyor, Özgürlük Heykeli’nin kafasını koparıyor. İnsanlar bir keşmekeşin içinde savrulurken esas çocuklarımız, arkadaşlarından birinin sevgilisini kurtarmak uğruna kendilerini ateşe atıyorlar deyim yerindeyse. Bu hengamede yaşanan herşeyi “şehrin başına ne geldi?” sorusuyla izlerseniz avcunuzu yalarsınız afedersiniz. Şahsen ben öyle yaptım; sevmedim filmi. Eğer ki tüm bu olaylar yaşanırkenki “insanların davranışları nasıl olur?” sorusu ile izleseydim bir nebze olsun iyimser olabilirdim film hakkında. Ancak bu noktada ise oyuncularımızın birbiri ardında gelen falsoları film keyfimizin etkisini düşürebilir. Son derece yapay oyunculukları ve anlamsız kurgusu ile Cloverfield hiç de sevdiğim bir film olamadı.

Filmi izledikten sonra film için yapılan yorumları okuduğumda anladım ki bu tarz  filmler konusunda hiç de başarılı değilim. Onca insan benim “ay ne gereksiz” dediğim filme 10 puan veriyorsa bunda bir iş var demektir diye bir daha göz gezdiriyorum filme; yok, beğenemiyorum bir türlü! Filmin yarıda kalmışlığı çok canımı sıkıyor. Şimdi sırf ilkini izledim diye diğerlerini de izlemek zorunda kalacağım.

Çikolatalar Arası Cinsiyet Ayrımcılığı

 

Ülker bir çikolata yaptı, ismini Rodeo koydu. Reklam filminde ismi Mustafa olan genç bir delikanlı oynadı. İlk reklam filminde Mustafa annesinin açamadığı kavanoz kapağını erkekliğinin -ve tabiki Rodeo yemiş olmanın- verdiği güçle bir çırpıda açıyordu. İkinci filmde ise Mustafa’nın yanında bu kez Ahmetler, Aliler, Vedatlar bulunuyordu. Esas oğlanlarımız “kuvvet macunu” niteliğindeki Rodeolarını yerken etrafa artistik pozlar atmayı ihmal etmiyorlardı. Bu karamelli nugalı “eşsiz tad” onlar için bir nimetti. Yarasındı. Ayşeler ise sadece tadabilirlerdi..

Bu reklam filmleri uzun tartışmalara neden oldu. Feminist yazarlarımız hiç hoşlanmazken bu reklamdan erkeklerimiz son derece memnundular. Öyle ki bir sabah marketteki 3 yaşında bir erkek çocuğunu “Erkeğim ben, Rodeo al anne!” diye annesine çıkışırken gördüm.  Reklamın etkisi her alanda seziliyordu ve bana kalırsa hiç de başarılı bir reklam filmi değildi.
Şimdilerde ise Şölen’in “Kadının Yeni Aşkı” sloganıyla raflarda yerini alan bir ürününün , Chocolove‘ın reklam filmi dönüyor televizyonlarda. Chocolove, çikolata kaplamalı, fındıklı kremalı bir rulo gofret olarak kadının tüm isteklerini karşıladığının altını çiziyor. Kadın beklentilerini karşılayan bir dünyada bundan daha iyi bir çikolata düşünülemez! Bu reklam filmiyle kadınların hayattan beklentilerine tanık oluyoruz. Sehpa niyetine erkeğini önüne dizen kadın, başarı merdivenlerini koşar adımlarla çıkıyor. Güzelliğinden de ödün vermiyor bunları yaparken.

Rodeo’daki erkek egemen imaja karşı çıkan feministlerin Chocolove reklamları için nasıl bir tepki vereceğini merak ederken, aynı zamanda da kadın cinsinin çikolata aşkının öyle reklamlarda verilen mesaja göre değişmeyeceğini düşünüyorum.  Çikolatalar arası cinsiyet ayrımı kadın cinsini hiç ilgilendirmiyor bana kalırsa. Reklamında nasıl bir mesaj verirse versin her türlü çikolatayı bir lokmada yiyebilen tüm kadınlar adına diyebilirim ki , Yaşasın Çikolata!

Kolera Günlerinde Aşk

Yüzyıllık Yalnızlık, Benim Hüzünlü Orospularım, Kırmızı Pazartesi ve Kolera Günlerinde Aşk.. Okuduğum en güzel romanlar olan bu kitapların ortak paydası Gabriel Garcia Marquez imzalı olmaları.

 

Kolara Günlerinde Aşk‘ın beyaz perdeye uyarlanacağını duyduğumda içimi tarifsiz bir duygu kaplamıştı.  Uzunca bir süredir aşka doyulası bir film izlememiştim ve tüm bu duygu birikimimi bu filme saklamıştım. Ancak ne büyük bir yanılgı içerisine girmiş olduğumu filmin ilk 15dksı içerisinde anladım. Böylesine güzel bir romanı sinemaya uyarlarken duyguların hepsini nasıl parçaladıklarına tanık olmak beni çok üzdü. Duygudan, samimiyetten yoksun yüzlerle birlikte bu film beklediğim hiçbirşeyi vermediği gibi izlediğim en kötü kitap uyarlaması olarak hafızamdaki yerini aldı. Shakira ise ,aslında çok güzel yorumlanabilecek bir şarkıyı o kötü sesiyle berbat etmemiş olsaydı şarkının hatrına iyi bir yorum bırakabilirdim filme.

Şimdiyse bu filmden aldığım darbeyi tedavi edebilmesi için soluk soluğa izleyebileceğim bir aşk filmi önerisine ihtiyacım var.

Ömür Hanım ve Düşündürdükleri

Şükrü Erbaş, yeterince uzun olduğu için bu yazıdan bağımsız olarak eklediğim Ömür Hanımla Güz Konuşmaları’nda yaşamının son demlerinde olan birinin cümlelerini kullansa da sıkı sıkıya hayata bağlılığın metnini okuyorum her seferinde.

Cümlelerin saklı kalmış köşelerine ittiği o hayat belirtileri, o yaşanmışlıklara duyulan özlem,  her bir yaşımla beraber daha çok hafızama kazınıyor. Yaşanılan her günün yazıldığı hane giderek şekillenirken tüm çabam bu hanenin boş bir biçimde kabarmaması. Buram buram hayat kokan bir yaşantıya veda ederken ne kadar üzülürse insan, içim bunun tam tersi olduğunda kabullenmiyor. İçimin rahatı, günümün hayatla dolu olmasından geçiyor.

Ömür Hanım, dinliyor. Daha çok yakınlaştırıyor kendine dinlerken. Söylediği her sözü, içinden geçen her duyguyu anlıyor, alıp koyuyor bir yerlere; zamanı gelince sunmak üzere bekletiyor.  Hayat denilen ucu bucağı belirsiz okyanusta bir nefes sunuyor Ömür Hanım.  Hayatı ve ömrü birbirinden ayıran yegane ölçüt değil midir nefes almak? İnsan zaten aldığı nefesin hayata karışıp ömrüne dolduğunu gördüğünde insan oluyor. Diğer herşey anlamını yitiriyor nefes doluşunca bedene.. Acı gidiyor, nefes doluşunca. Ömür Hanım dinliyor usulca, sessiz sedasız dinliyor. Söylemek istediklerini onun yerine söyleyelim diye bekliyor öylece.

Ömrün ne zaman başlayıp ne zaman bittiğini sorguluyor insan kendine yenik düştüğü zamanlarda. Oysa gününü doya doya yaşayan insan merak etmemeli ömrün bitişini. Ömür Hanım en çok buna kızıyor. O kızdıkça nefes alışlarımız hafifliyor, hayattan bizim için kopardığı parça ufalıyor.  “Yaşadığın her günü doyasıya yaşa” diyor Ömür Hanım..  Yaşa diyor usulca..