Mimlenmiş Kitaplarım

Goddess Artemis tarafından bugüne kadarki en güzel mim konusunda yazmam istenmiş. Öncelikle kendisine çok teşekkür ediyorum, kitapların benim için ne kadar değerli olduğunu hisseden kalbine de 🙂

Kitaplığında çocukluk kitaplarını bile saklayan biri olarak, bu mim için neleri yazacağımı bilemedim. Bazı kitaplar vardır ki, bir başkasına da vermiş olsam mutlaka yerine yenisini koymam gerekir. Çok az bir yer kaplasalar da sırf okumak olsun diye aldığım kitaplar vardır. Okul zamanlarımda kitaba yaptığım yatırım daha fazlaydı. Elime geçen her para ile mutlaka en az bir kitap alırdım. İzmir’in en güzel yanı da sokaklarında son derece kaliteli ve ucuz kitapların satılıyor oluşuydu.. Kütüphanemin oluşturan kitapların çoğunu dünyanın en güzel fuarı olan İZMİR FUARI’dan almışımdır.

Gelelim bu kitapların en değerlilerine… Öncelikle Tiyatro Kitaplarım… Tiyatro Tarihi, Oyunculuk Dersleri, Tiyatro Oyunları… Bir çok alt kategorisi vardır Tiyatro kitaplarımın. Özdemir Nutku imzalı kitaparım belki de en değerlileridir aralarında. En değerlileri, Oyunculuk Tarihi ve Sahne Bilgisi dir elbette.. Ardından Atatürk ve Cumhuriyet Tiyatrosu , Shekespeare oyunlarının çevirileri ve çeşitli tiyatro sözlükleri gelir. Bertolt Brecht‘in tüm oyunları serisi, Cehov oyunları en değerli kitaplarım olmakla beraber , Turgut Özakman’dan Oyun ve Senaryo Yazma Tekniği dramaturji okumaya niyetlendiğim bir dönemin hatırası olarak yerini korur. Ayrıca bu kategoride Muhsin Ertuğrul’un muhteşem eseri Benden Sonra Tufan Olmasın , Macide Tanır’ın Tiyatronun Cadısı , Metin And Türk Tiyatro Tarihi ve İsmail Hakkı Baltacıoğlu’ndan Tiyatro Nedir tüm zamanlarımın en güzel tiyaro kitaplarıdır.

 

Sırada Felsefe kitaplarım.. Bu kategori en değerli kitaplarımı barındırmakla beraber , biraz karışık.. İçlerinde sürekli dönüp dolaşıp okuduklarım, bulunması gerekli diye aldıklarım kitaplar ve felsefe dergileri var. İçlerinde en değerlileri, Descartes Felsefenin İlkeleri , Ahmet Cevizci Felsefeye Giriş , Hüsnü Aksoy Marksist Felsefeye Giriş , çeşitli yazarlardan tonlarca Felsefeye Giriş kitabı, Felsefe Sözlükleri, Ahmet Arslan İlkçağ Felsefe Tarihi serisi, elbetteki Marks , şiddetle Pluton, kesinlikle Nietzsche kitapları… Ayrıca şu an ismi aklıma gelmeyen bir çok kitabım. Her biri için ayrı ayrı yazılar yazmam gerektiğini şu an farkettim.


Şiir ve Edebiyat denildiğinde elbetteki Nazım Hikmet en başta selamlar bizleri. Yaşar Kemal‘in tüm kitapları, Oruç Aruoba, Murathan Mungan , Bukovski, Beckhett sevdiğim kitaplarımın yazarlarıdır.

Bu yazı çok daha uzun olabilirdi ancak vaktim bu kadarını aktarmakla sınırlı kaldı maalesef. Kitap dünyanın en güzel şeyidir. Bir mucizedir kitaplar benim için.. Mucizelerini yazmaları için Bayan Alice ve Bayan Tulip‘i mimliyorum….

Hayat Acımasız

O kadar çok hasta oldum ki, benim dışımda herhangi biri hasta olduğunda tarifsiz hisler yaşıyorum.. Hele ki babamın.. Babamın 15 KOCA GÜN boyunca bir hastane odasında benden HABERSİZ yatması içime sinmiyor. Üzerinden zaman geçmişken, ailede herkes bu tarifsiz acıyı az da olsa atlatmışken, şimdi benim onlardan UZAKTA bu acıyı TEK BAŞIMA yaşıyor oluşum hiç adil değil…

Düzyazı

İçime ceviz kadar, ceviz karalığında bir düğüm atmıştın giderken. Özlemeye dair ne varsa ezberlemiştim kısacık  bir zaman diliminde. Zaman zaman aklıma senle geçirdiğimiz anları getirdim. Anılar yaklaştıkça sen uzaklaşıyordun. Özlemenin dayanılmaz ağrısı yerleşmişken kalbime, ansızın yenik düştü kalbim.  Ritmi değişti, göğsüme yakın bir sızı yerleşti. Özlemini içimden söküp atmak için uygulandı kemoterapiler. Özlemin giderek derinlere iniyor, daha fazla yayılıyordu hücerelerime. Ansızın içimdeki ceviz karası düğüm çözüldü. Özlemin usul usul koptu yerleştiği yerden. Bir mucizeye inanır gibiydi seni sevmek…

….

Edebiyata ilk giriş senelerinde hep bir “düzyazı nedir, çeşitleri nelerdir?” sorusu peşimizdeydi. Roman, hikaye, masal, deneme, makale, fıkra, eleştiri…… Düz yazının “dümdüz yazı” olmadığını kavramamla başladı serüvenim. Edebiyatı içinde barıdırdığı her “tür”le seviyordum.  Çoğu zamanım bu konuda harcağım mesai ile gidiyordu. Edebiyat işciliği ağırdı, uzun bir yoldu sonu bilinmeyen. Araya seneler sonra Felsefe girdi. Birbirinin içindeymiş gibi izlenim veren, birbirinden apayrı şeylerdi oysa ikisi. Çokca sene aldattım edebiyatı felsefe ile. Aldatmak da denmez aslında, terk etmiştim.

Şimdi aradan seneler geçmişken -felsefe ile yollarımız ayrılmışken- yeniden bir dönüş yapmak istiyorum  edebiyata..  Kendimi biraz suçlu hissediyorum, bu huzursuzluğu Edebi Söylemler başlığı altında yazılar yazarak atabilirim diye umut ediyorum. Umutlanıyorum.

Pucca, Hello Kitty’i dövdü!

Kadın genlerini taşıyan her canlı gibi benim de cicili bicili “şey”lere karşı zaafım vardır.  Oyuncakcılarda bir çocuk kadar uzun zaman geçirebilirim. Ve en az bir çocuk kadar oyuncağa sahibimdir şu yaşımda. -Yazarımız burada “çok akıllı aynı zamanda da çocuksu biri” olduğunun altını çiziyor- Misal,  ortada iki adet defter varsa kadın olan şahıs bunun en renkli, en albenili olanını seçecektir şüphesiz. Erkekler için aynı şey geçerli değildir ne yazık ki. Çoğu zaman defter vazifesi görmesi yeterlidir onlar için.

Kadınlar kimi dönemlerinde “ay bu ne böyle kız çocuğu defteri gibi” diye burun kıvırabilirler; geçicidir bu. İlk gençlik asiliği zamanımda ben de yapardım. Öyle ki pembe bir kıyafete sahip olduğumda 20. yaşlara girmiştim. Ve sonra zaman değişti, her kadının bir gün olabileceği o “hal”e ben de büründüm. Sonrasında ise sahneye bu kadınların çok bilmiş ufak kızları çıktı. 30larına yaklaşan kadınlarımız yaşlarını gizlemek için çırpınırken çareyi kız çocukları ile aynı kıyafetleri giymekte buldu. Sanki pembe giyince yaş küçülüyordu! Olsun, kendini çocuk ruhlu göstermek de yeterliydi.

 

Beni tüm bu düşüncelere sevk edense bugün karşılaştığım biri 3, diğeri 33 yaşında olan iki küçük kız çocuğu oldu. Kızlarımızın  tek problemi alacakları çantanın üzerinde “Hello Kity” mi, “Pucca” mı olması gerektiği  idi. Aralarından akıllı olan 3 yaşındakinin dediği oldu ve  ikisi de birer Pucca desenli çanta ile evlerinin yolunu tuttular.. O an dünya pespembeydi…

Cumartesi günleri açık blog

Adeta bir Cumartesi Eki kıvamındaki sayfamdan selamlar efendim. Bir Cumartesi daha gelmiş çatmış bulunuyor. Halbuki tüm hafta boyunca birşeylerle meşgul olan ben, Cumartesi günleri geldiğinde birşeylere çatardım.  Bu hafta kıvam olarak diğer haftalardan sert geçti. Normalde kulak memesi kıvamını hafta ortasında yakalarken bu defa,  hafta sonuna gelmiş olmamıza rağmen henüz kıvama getiremedim. Halbuki geçen haftaki Pazar günü, bizlere şahane bi haftanın sinyallerini veriyordu. Canı sağolsun, öngörüsü tutmadı.

Ufak çaplı görünüp bünyemde ciddi hasara yol açan bir yolculuk esnasında kulağımda çok güzel müzikler vardı.  Yakınımdan geçen kamyonlarda çalan parçalar ve  çay molarına dekor olan mekanlarda çalan müzikler bu keyfimi azaltmak için çabalasalarda başarı sağlayamadılar. En kısa sürede bu müzikal keşiflerimden bir demet sunmak isterim okuyucularıma.

Öte yandan iş dünyasının en önde gidenlerinden olmama az kaldı.  Kariyer basamaklarını birer ikişer çıkıyorum. Koştururken ayakkabımın topukları kırıldığında anlıyorum ki teker teker çıkmak gerek basamakları, kocaman olmuşuz zira.  İş dünyası benim hiperaktifliğimi kaldıramayacak kadar yaşlanmış vesselam.

En kısa sürede buranın bir Cumartesi Eki olmadığını, başlı başına dopdolu bir Ana Gazete olduğunu hatırlatmak gerek insanlara. Önce bana tabiki, bencilim!