Anne bana Marul diyolaar!

Wykkacığım lakaplarımı sormuş. Dünden bugüne ne tür lakaplarla çağrılmışım bunları yad edeceğiz bu yazımızda. “Hey gidi günlerim,hey” ile konuyu bağlar,ardından da derin düşüncelere sevk ederiz beynimizi.

Geçen gün, Facebook sağolsun çok eskilerden bir ablacığımla karşılaştırdı beni. Abla o kadar eskiydi ki, doğum günümü değil doğum anımı biliyordu. Haliyle çıkardığım ilk seslerden, büyümeye çalışırkenki tüm hallerimi bilir. Neyse bu ablacığım sayesinde hafızamın derinlerinde kaybolmuş bir lakabım gün yüzüne çıktı. Bu anıyı bir biçimde yazıya dökmek istiyordum zaten, bu vesileyle içimi okumuş olan Wykka kuşuma derin sevgilerimi yolluyorum.

Yaklaşık 3-4 yaşlarında olmalıyım. Biraz da balık etliyim tabi. Boy desen pek yok. Tıknaz,kısa saçlı garip bir kız çocuğuyum. Merdivenlerinden bahçeye inilen bir evimiz var. Tahmini 15 basamak falan. Balkondan gördüğüm bahçede oyun oynayan kızkardeşlerimin yanında olmak için can atıyor olmalıyım. Hızla evden çıkıyor ve merdivenlerin başına geliyorum. Bacak desen bir karış.Kaldırıyorum adım atmak için ve kendimi ansızın ilk basamakta buluyorum. Skandal olarak değerlendirilecek bu olayın günümüze eğlenilerek aktarılmasının ardında o ilk basamaktan gayet hoş bir eda ile kalkıp yoluma devam edişim yatıyor. Bana lakap olarak verilmesine neden olan şey ise, benim bu düşüşümle birlikte merdivende meydana gelen hafif çatlak! Merdivenden düşüp bir yerim kırılmaması bir yana ben düşüp merdiveni çatlatıyorum! Olacak şey mi? Herkesler hayretle karşılamış ve ben günün sonunda ilk lakabımı kazanmışım : Betonite!

Sonraki zamanlarda ise çoklukla “Marul” kelimesini duyuduğumu hatırlarım. Kızlar artık sadece bana kızdıklarında söylerler onu. Sinir bozucu bir çocuk olmalıyım ki Marul dendikçe kavga çıkardığımı hatırlarım. “Ben düz saçlıyım aptalsalakmanyakşey! Marul kıvırcık oluur!

Gözlüklü bir çocuk oluşumdan mütevellit, bolca “Gözlük” kelimesini de duymuşluğum vardır. Bu her yerde ve koşulda gerzek olan tüm çocukların yaptığı bir şeydi nasılsa. Lakap olarak değerlendirmek lazım.

Ha bir de babacığım ismimizdeki ilk hecelerimizi üst üste söylemek gibi eğlenceli bir oyun bulmuştu kendine. Bu sebeple bolca “Mermer” dediği de görülmüştür bana. Bunun Betonite’yi çağrıştırmadığına eminim, zira “Serser” gibi garip bir söz öbeği ile sesleniyordu kızkardeşime de.Orjinal bir adamdır, sevgilerimizi yollayalım burdan görür mörür,maazallah 🙂

Çeşitli sevgi sözcükleriyle de seslenildiği olmuştur bana. Balım, böreğim, peteğim,şekerparem vs gibi ama bunlar zannederim ki lakaplar kümesinin elemanları değil. Öylelerse şayet, söylemedim zannedin. Lakabım diye düşünüp “balım” diye seslenmenizden hoşnut olmayabilirim!

Bu noktada sorarım size; Meruş‘u lakap olarak görmeli miyiz? Meruş kelimesinin kendinden geçerek, hava olsun diye  ingilizce kelimeler türeten ortaokul çocuğu zekası ile -sh takısı getirilmiş hali olan Merush‘u lakap olarak saymalı mıyız? Bence sayılmaz. Çünküüüü,

-Adın ne senin?
-Meruş.

Minibüs İnsanları

Bazı günler halkın arasına karışmak istediğimde minibüs kullanıyorum. Minibüsler halkla bütünleşmek için en ideal mekanlardan biri. Mesafesi ne kadar kısa olursa olsun sinir bozuculuğundan taviz vermeyen bu minibüs seyahatlerim süresince edindiğim bazı bilgiler var. Tüm bu bilgilerimi seçim arefesinde bulunduğumuz şu günlerde hazır üzerimize vatan ve görev aşkı empoze edilmişken siz sevgili okurlarımla paylaşmayı düşündüm. Bu eserimde sizleri eğlendirirken yer yer düşündürmeyi hedefliyorum. Çünkü bugün günlerden Cumartesi!

Minibüsler renk renk yaşadığım yerde. Bugün pembe renkli bir minibüse bindim. Önceki gün ise arabayla giderken yeşil renkli bir minibüsle çarpışıyordum mesela. Bu renk mevzusu minibüslerin tek ayırdedilebilen noktaları. İki minibüs koysanız önüme arada 7 tane fark bulamam. Aradaki tek fark rengidir her zaman. Bu yazı sayesinde de aralarındaki ortak olan tüm özellikleri öğreneceksiniz. Genel kültürünüzle göz kamaştıracak ve bana binlerce kez minnet duyacaksınız. En azından öyle olmasını hayal ediyorum.

Minibüsler son derece yavaştırlar. Adeta bir kağnı üzerinde gidiyormuş hissi duyarsınız. Sanırım minibüs şöförlüğü, nostaljiye düşkün insanlar arasında yaygın bir meslek. Adım atar gibi ilerliyor ve her 50 metrede bir duruyorsunuz.  Durmak istediğinizde “müsait bir yerde” “uygun yerde” gibi cümleciklerle şöförü uyarabilirsiniz. Sizi ilkinde duymayacaktır, direnin. Hiç olmadı yüksek sesle “alooo, kaptan” dediğinizde anlayacak ve sizi şevkatle indirecektir minibüsten.

Mnibüs ücretleri her yıl bir kaç komik insanın tercihi ile belirlenir. Bu insanlar, diğer insanlara eziyet etmekte beis görmezler ve 1,15 gibi garip ücretler belirlerler. İnatla paranızın üstünü isteyiniz, zira cebinizde 0,15 kuruş bulunmadığı zamanlar onlar sizden acımadan talep etmektedirler bu miktarı.  Bu uğurda 200 TL’lik banknotu bozmak istediklerine tanık olmuş bir kimseyim.

Mutlaka bir yere yetişmesi gereken yaşlı bir amca vardır minibüslerde. İnat eder ve “ben az sonra ineceğim” diyerek hep kapı dibinde durur. Genellikle aynı yerde inmişliğimiz bile olur kendileriyle. Bu sebeple binerken çok dikkatli olup tüm hazır cevaplılığınızı takınmalısınız.

Minibüslerde mutlaka perde olur. Güneşi gözünde hissetmekten hoşlanmayan şöförler kullanır bu minibüsleri. Korkum bir gün ön camı da perde ile kapatacaklarıdır.

Ve kadınlar. Dünyanın en güzel şeyi olan kadınlarımız minibüslerde de fark yaratırlar. Bir kadın asla ve asla herhangi birinin yanında oturmaz.  5 koltuklu bir minibüse sırayla 5 kadının bindiğini gözlemleyin. Her biri tek tek bir arka koltuğa oturmaktadırlar. Minibüs boşken belki mantıklı görünecek olan bu hareket, kadınlarımızın minibüs doldukça ve yanlarına erkek minibüs insanları oturdukça garipseyerek bakmaları ile yıkılmaktadır. Akıl ve fikir bir araya gelip bu kadınlara “manyak mısınız?” diye sormak istiyor lakin parfüm kokusundan yanlarına yaklaşamıyorlar, siz iletiverin bir zahmet.

Böylelikle bir genel kültür dersinin sonuna geldik. Arka taraflara ilerleyelim lütfen şimdi. Malum, arka taraflar da aynı yere gidiyor!

Keşke filmler hep mutlu sonla bitse

 

Slumdog Millionaire’i izledikten hemen sonra içimden geçen tamamen bu sözcükler oldu; keşke filmler hep mutlu sonla bitse, hayat zaten yeterince acı..

Minicik yüreklerin hayatın henüz başındayken yapayalnız kalışıyla başlıyor öykü. Boylarından büyük acılara direnç gösteriyorlar, koskocaman olmuş ama en ufak sarsıntıda yıkılan büyüklerine ders veriyorlar adeta. Onlar Mombay kentinin minik kahramanları. Dünyayı kurtaracak denli üstün bir enerjiye sahipler.

Bilgeliğin ne olduğunu düşünüyorum uzun uzun. Bilgelik salt okuryazarlıkla, salt eğitimle kazanılan bir yeti miydi? Peki ya aşk? Aşk sadece kavuşma arzusu muydu?

Slumdog Millionaire, bu sorulara daha evvel verdiğim yanıtları kökten değiştirdi.  Hayata başladığın yer ne olursa olsun, karşına ne kadar kötü çıkarsa çıksın, tek yakınının bile kötülük yaptığı bu evrene direnebilmek için sadece inanç yeterliymiş; öğrendim. Kendine, güzel bir dünyaya, barışa ve aşka olan inanç insan hayatını ne denli değiştirebiliyormuş meğer. Eğitim denilenin insan olmaya yetmediğini, zorluklarla dolu hayata bağlanmaya çalışırken öğrenmiştik, bu şaşırtıcı değildi. Aksi bir fikirle, entellektüel küstahlığı takınıp burun kıvıracak yerler arayacaksak da bulamıyoruz. Avamlık hiç böyle şahane bir boyutta önümüze sunulmamıştı.

Dünyadan insanlarla, asıl dünyayı bize gösteriyor Danny Boyle. Dünyanın kaç bucak olduğunu öğreniyoruz. Filmi izlerken kırılan yanlarımızla, insan olabildiğimize şükrediyoruz. Farkında olmanın o gösterişli sesiyle şarkılar dinliyoruz, mutluğunun nerde aranması gerektiğini öğreniyoruz. Mutluluk, içinizdedir.. İçinizdeki o çocukta..

O zaman şarkı söylemek lazım avaz avaz

Bir e-posta aldım,

Ajda Pekkan hayranı olduğunuzu biliyoruz, Kürtçe şarkı söylemesi konusunda ne düşünüyorsunuz? Devam edecek misiniz bu kadar karaktersiz birini dinlemeye? ” 

E-posta tam olarak böyle değildi, öncelikle bunu belirtmeliyim. Her yerinden imla hataları fışkıran, son derece özensiz bir Türkçe ile yazılmıştı. İşin komik yanı, diline bir cümle ile bile sahip çıkamayan biri tarafından sırf Kürtçe şarkı söylediği için karaktersiz ilan edilebiliyordu Ajda.

Evet bilenler gayet iyi bilir Ajda’ya ne kadar düşkün olduğumu. Hatta bu sorunun bana yöneltilmesi belki de çocukluğumun hayali bile olabilirdi, bununla çok eğlenebilirdim. Yaşasındı, Ajda ile ilgili bir hususta kapım çalınıyordu! Lakin içimdeki bir ses ciddi olmam gerektiğini söylüyor şu anda. Konudan epey rahatsızım.
Maalesef ki Kürtçe söylediği şarkıyı internetten videolarla izleyebildim, sahnede tam karşısında dinlemek isterdim. Tıpkı Fransızca şarkılar söylerken olduğu kadar büyüleyiciydi Ajda.

Diline ve vatanına düşkün onlarca okumuş aydınlar bu sabah eleştirilerini yazmışlar bolca. İşin güzel yanları bunlar, elbette ki eleştiri olacaktır. Ancak benim lafım her konuda olduğu gibi burada da “çıkıntılık” gösteren, aslında hiçbir bilgi birikimi olmayıp da sırf sokakta duydukları sözlerle, cahilce büyütüldükleriyle bir şarkı için kıyameti koparanlara..Bana bu e-postayı gönderen de bunlardan biri, iş yaptığım kimi insanlar da, bakkalından ekmek aldığım adam da, belki de en yakın arkadaşım da…

Bilmiyoruz. Bilgi birikimimiz yok. Konuları saptırmada üzerimize yok. Okumakla aydın olunamıyor. Aydınlık insanın içinde olmalı. Kürtçe söylenen bir şarkı, Fransızca söylenen bir şarkı gibi alkış toplayamıyor. Madem eleştireceksiniz gidin müzikal açıdan eleştirin. Madem birikiminiz yok bu konuda ahkam kesmeyin.

Ve siz, benim gibi düşünenler. Şarkı söyleyin avaz avaz. Kulakları sağır edercesine, şarkı söyleyin.

Beyhude Geçti Günler



-boynu bükük bir papatya olduğuma bakıp da, senden vazgeçtim sanıp , sakın aldanma-

Aylardır bu sayfayı ziyaret edenleri “Gerizekalılar” diye bir başlıkla karşılıyor olduğum için çok üzgünüm. Lakin bu gerizekalılar hayatımın her alanında olduğu gibi başarıyı getirmediler bu sefer. Sayelerinde yazıdan oldum. Öyle bir olmak ki bu,gecelerce beynimi kemirdi. Ancak fırsat bulup oturabildiğim zamanlarda aklımın dehlizlerinde yalnızca içi dolu olmayan sözcüklerin dolaşmasına izin vermek zorundaydım. Beynimi ertesi sabah yaşanacaklara hazırlamalı ve gerizekalılarla başedebilmek için kendime güç toplamalıydım. Koca bir Şubat ayı bu şekilde geçti gitti hayatımdan. Senenin en küçük ayı olması vesilesiyle daha katlanabilir olacağını düşünmüştüm,ancak küçük ama çok etkili bir ay oldu nazarımda. Neyse ki bitti ve ne güzel ki Mart ayındayız.

Mart geldi de birşey mi oldu? Kedi miyiz ki biz birşey olsun! Olmadı tabi. Ama Şubat ayının bitmiş oluşu bile yeterince kan kaybetmiş pozitifliğimi hareketlendirmeye yetti. Ufak bir kıvılcım arayan ellerim bu akşam eve giderken havanın çok güzel fırsat oluşunu bilip, önce arabanın camlarını açtı, sonrasında güzel telefon konuşmalarına vesile oldu ve ardından klavyeye dokunmamı sağladı. Ellerime hiç olmadığı kadar minnettarım.

Asıl olanın, gerçek dünya olduğunu biliyor ve bu koşturmacalar arasında bir yerlerde unuttuğum o değerlerin ardında ilerliyorum. Büyümenin, bir olmanın sonsuz huzuruna eriyorum. Ardımda bıraktığım günler birer papatya; her dalından bir fal arıyorum. Dünyanın işi bitmez, daha çok işim var. Önce kendim ama. Mart iyi gelsin, dünyaya, bize, kalemime…

Dünya yalan dünyadır üstü altı rüyadır
Özü aslı hayatın aşka olan yolundur
Çul desen altın desen beyhudedir beyhude
Yok desen tamam desen beyhudedir beyhude..