Şükür

Tele takılmış bir kuş gibi çırpınıyordum aylardır. Ne kimse görüyor, ne yardım isteyecek derman bulabiliyordum. Ettiğim neydi ki bulduğum bu olsun diye diye bitiriyordum kendimi. Her sorunda kendisinde yanlış arayan duyarlı bir gerzeğim ben nasılsa. Ama bu sefer öyle değildi. Benim uzağımda biçimlenen hayat, benden uzakta oyunlar oynuyordu. Beni de sesim soluğum çıkmasın, yardım edemeyeyim diye bir tele hapsetmişti aylardır.

Ama dün akşam meğer kanadımı kurtarmış melekler. Aylardır alışık olduğum o ruh hali ile kendimi uykunun kollarına bırakmış, sabah yine ilk işim uçmak istemek olacak ve uçamayacaktım. Bile bile her gecemi böyle sonlandırdım. Bu sabah çalan telefona kalktığımda uçabildiğimi hissettim biraz da olsa. Telefondaki neşeli sesler telden kurtulduğumu müjdeledi. Artık özgürdüm.İçimde yer eden o huzurla güne şükrettim.

İlle de roman olsun

Yine soluk aldırmayan kaybetme korkusu ile başbaşayız. Yerine gidip buna sebep olanları öldürmeyi bile düşünen zavallı bir akıl, düşünceden yoksun, irade öksüzü bir kalp..

Uzun soluklu bir romanın sinyalleri gibi geliyor haberler bir bir. 5 senede yazılan romanlar gibi. Zaten hiç anlam veremem upuzun bir döneme yayılan romanlara. Başlarsın bitirirsin. Üst üste gelen duyumlar, sanki ben onları birleştireyim de roman haline getireyim istenircesine önüme dizililer. Herbirinde ayrı bir hikaye, ama herbirinin yolu eninde sonunda kesişen.. Oysa ben roman yazmak istemiyorum. Bir peri masalının içindeki peri olmak istiyorum, hiçbiri olamazsam yüzyıl uyuyan bir roman karakteri olmak isterim. Ama hayat beni bir roman yazarı zannediyor bugünlerde. İzleyeyim uzaktan diye birer birer iş açıyor sevdiklerimin başına. Onlara bir şey olur korkusundan kalem tutamıyorum ama ben; bununla ilgilenmiyor hayat.

Hayatlarına dokunmadığım yüzlerin romanını yazmak isterim aslında ben. Yazdığım satırlarda daha önce duymadığım isimler dolaşsın isterim, birbirleri ile karşılaşsınlar, aşık olsunlar, ağlasınlar. Ağlatsın istemem karakterlerim. İçimde barınan karakterler sık sık ağlatıyor nasılsa. Paragraflarımda hüzne boğulmasın isterim okuyan gözler. Beni roman yazarı zanneden hayat dokunmasın isterim sevdiklerime. Oyunlar oynamasın onlara, sonra bir kenara çekilip birbirlerine düşürmesin.

Beni roman yazarı zanneden hayat, bir anlığına ne kadar direyetsiz olduğumu hatırlasa diye umuyorum. O zaman kimselere dokunmaz. O zaman sadece benimle uğraşır, onlara bir şey olmaz. Hayat sadece benimle uğraştığında sonsuz bir güçle doluyorum çünkü. Diğer türlüsü canıma okuyor.

Ah eğleniyor kendi başına..

Şu son günler öylesine bereketli ki, hengame ortasında kaldığım hiç bir dönemde bu kadar keyif dolu olmamıştım. Aslında garip bir biçimde süregelen aksiliklerle başediyorum günlerdir. Bitmek bilmeyen işler, aldığım kötü duyumlar, kolu alçıya alınan bir adam, ertelenen tatil, kırılan ön far… Bunların hiç biri beni üzmüyor işin tuhaf yanı. İçimde gezintiye çıkmış rengarenk bir kelebek ile günü devam ettiriyorum.

Eser kalmamış huysuzluğumdan!

Oysa zaman ilerledikçe üzerime yapışacak zannetmiştim bu huysuz olma hali. Olmadı. Üzerimde ne kadar baskı olursa olsun değişmedi gerçek. Buna sevinip üstüne bir de kaçamak mutluluklar yaşadıkça şükretmenin gerçek huzuruna erdiriyorum benliğimi. Bunlara etki eden koşulsuz gerçeğin belki de üst üste aldığım ölüm haberleri olduğunu itiraf etmeliyim. Belki de gerçek olan sadece O’dur.

Kızkardeşlerimin adeta örgü yumakları gibi birbirine dolandığı şu saatlerde, ofisin boğucu atmosferinden kendime yarattığım masal dünyası ile dalga geçiyorum. İç içe geçmiş bu yumakları sinsi ve hınzır bir kedi edası ile savuşturmak istiyorum. Gözüm kararıyor düşündükçe, patilerimi içine geçireceğim bir şey ararken masada beni bekleyen karpuz dilimlerinde buluyorum neşeyi. Karpuz üzerime damlıyor; bu sefer de elbisemin üzerindeki minik kırmızı çiçeklerle nasıl da uyum içinde oldu diye kafa buluyorum kendimle.

Bizim burda Cumartesi’yi neşelendirme aktiviteleri bunlar. Sizin orda daha eğlencelileri varsa gelebiliriz, yoksa da gelebiliriz eğlendirmek için.