Mercimeği fırına, gönlümü sana eyledim.

Vakitsizlik denen mereti en çok mutsuz olmaya vakit bulamadığımda seviyorum. Son günlerin kalabalıklığı üzerimde emeği çok olan mutsuzluğu küstürmeye yetti de arttı. Ancak mutsuzluk hayatımda bu kadar yabancılaşırken geride bıraktığı bazı körelmişliklerle başetmem gerekti. Yaratıcılığımı en çok besleyen şeyken mutsuzluk şimdi gözlerini üzerimden çekmişken yaratıcılığımı arttırıcı bazı etkenler arayışına girmem gerekiyor.

Arayışlarım genellikle mutfakta başarıya ulaşıyor. Bir bardak mercimeği yıkayıp tencere alıyor üzerine de 2 bardak suyu ekleyerek veriyorum ateşe.. Yumuşadığında ekliyorum bir bardak da ince bulguru.. Az dinlenirken onlar ben yeşil soğanlarla oyalanıyorum, ince ince doğruyorum onları, kuru soğan kavuruyorum tavada, üzerine biber salçasını ekliyor bir güzel içime çekiyorum kokularını. Mercimek ve bulgur yeterince dinlendiğinde ekliyorum üzerilerine soğanla salçayı. İki elimle başlıyorum birbirine harmanlamaya. Ellerimin tadı gelsin maksat yemeğe. Kusursuz bir kırmızı tonu yakaladığımda ekliyorum yeşil soğanları, baştan çıkaran baharatları.. Bir limonu ellerimle sıkıyorum üzerine. Bir kaç parça kıvırcık koparıyorum, sudan geçiyorum. Genişce bir tabağın altında yerleştiriyorum onları, ellerim yeniden buluşuyor kırmızı tonuyla; minik parçalar koparıp sıkıyorum elimde.. Kıvırcık yatağına bırakıyorum usulca.. Arada şehvetle ağzıma bir kaç parça atıyorum..

İşte bu anlarda teşekkürler ediyorum bunları akıl edip ortaya çıkaranlara. Yemek salt karnı değil, kalbimi ruhumu da doyuruyor. Ruhu dinlenmiş anlarımda da keyfime keder ekleyip daha lezzetli ürünler çıkarmak üzere kaleme sarılıyorum.

Gündüzüm mutfakta, gecem yazı masasında geçsin istiyorum. Ellerim bulaşıktan çıkıp daktiloya dokunsun. Sonra ben dünyanın en güzel kadını olayım.

Telaşe Hanım

Nasıl özeniyorum bir bilseniz, akşamları bir kadehi yanına alıp geceye yakışan müzikler açıp keyfe dalan insanlara.. Hayatım boyunca hep bir yerlere yetişme, bir şeyleri yetiştirme telaşı ile bir gram keyif alamam akşamlarımdan. Bu yalnız Cumartesi akşamım için planım çok basitti. Bir kadeh alacaktım elime, açacaktım güzel bir müzik oturacaktım bir yazının başına. Belki elimde birkaç parça da çikolata olurdu. Hazırladım. Ama “dur oturmadan şunu da yapayım” demelerim yüzünden saat oldu gece 11… Çamaşırlar temiz, yatak toplu, bulaşıklar yıkanmaya hazır, çöpler atılmış ve sabaha yenecek olan poğaçalar mayalanmak üzere bekliyor. Ancak planını kurduğum akşam kesinlikle bu değildi. Şu işleri de bir gün plan yaparak halletsem gam yemeyeceğim. Halbuki kadınlar programlıdır, bugün çamaşır günüm, bugün evi sileceğim şu bu.. Ben aynı anda her birini yapmaya programlamışım kendimi. Aslında niyetim suya sabuna dokunmadan akşamı keyifle geçirmek idi. Zaten başıma ne geliyorsa hep bu akşamlarda geliyor.

Aynı anda her şeye yetişme telaşı bu bendeki.Sakince oturmak ne mümkün! Sürekli içimde beynimi kemiren titiz bir ev kadını varken ne mümkün kendime zaman yaratmak. Şu satıları yazarken bile aklımda hala beyaz çamaşırlar var; acaba şimdi mi yıkansalar sabahtan mı atarım? Utanmadan şu anda bile kalemime hükmediyor.

Aynı anda bir kaç kadınla yaşamaktan, her birine laf anlatmaktan çok yoruldum. Şimdi kilitleyip kapılarımı imamın abdest suyuna dönmüş olan kadehteki sıvıyı tazeleyip kendimle kalacağım. En çok özlediğim, en çok sevdiğim, en iyi anlaştığım kendimle.

Belki üstümüzden bir tır geçer, ne dersin?

Çarşamba Karısı

Ortaya öylece saçılmış kelimeler. Yastık altlarından çoraplar çıkıyor, bir fırtına yalayıp geçmiş gibi tüm evi. Kapı altından gelen rüzgar eve girer girmez ayaklarımı üşütüyor. Ayaz vurmuş tüm binaya, beni bir türlü görmek bilmeyen otomatik ışığa küfrederek anahtarlarımı arıyorum çantamın olanca kalabalığında. Hayalet gibi hissettiriyor bu ışık beni görmeyerek, bazen uyku mahmuru halde işe giderken duvarların içinden de geçebileceğimi hayal ediyorum. Dirseğimde morluklar..

Salı akşamından iş bırakmayın der eskiler. Çarşamba Karısı gelir, dolaştırır birbirine her işinizi.

Salı akşamı hepten yarım bıraktım kendimi. Soğuktu ayaklarım, iki kediyi de ayaklarıma bantla yapıştıracak kadar vahşice bir plan da kurdum hatta. Hatta abartıp kapı altlarından gelen seslerden şarkılar uydurdum. Soğuk ve yalnızlık iliklerime işlesindi tüm isteğim. Çok lazımmış gibi bazen böyle kendimi bilerek mutsuz ederim. Ani gelen mutlusuzluklara iyi geliyor çünkü böylesi. Ansızın ürpermiyorum mutsuzluk duygusunu içimde hissettiğimde. Böyle anlarda da izlediğim filmlerde hep küçük bir çocuk oluyor, mutsuz, kimsesiz.. Kendimi onun yerine koyup sonlandırıyorum filmi.

Salı akşamıydı ve soğuktu. Önce elime bir kitap aldım, sıkıldım bir süre sonra. Sonra eskiden kalma bir defteri açtım, okudukça eskiye olan özlemim depreşti, yetmişlerine merdiven dayamış bir kadının yaşlı gözleriyle ayrıldım defterden de. Üç filmi yarım bıraktım, iki bardak suyu döktüm, bir kase kuru yemişi masada unutup kedilere oyuncak ettim.

Uykuya daldıktan sonra eve şöyle bir bakan Çarşamba Karısı önce rüyama çöreklendi, döktüğüm iki bardak suyu başımdan aşağı devirdi önce, tüm gece yarım bıraktığım üç filmin kahramanlarıyla boğuştum, kitap aralarından hayaletler fırladı. Salı akşamı işleri yarım bıraktığım için haddimi bildirdi. Tüm bunlar olurken iki kedi katladığım çamaşırların orta yerine yayılmış tüylerini bırakıyordu.

Sonra sabah oldu. Karmakarışık eve şöyle bir baktım, tüm siyah giysilerimde kedi tüylerini gördüm, ruh halimin tam da tersine rengarek giyinerek günaydın dedim Çarşamba gününe.. Bugün benim yazı yazma günümdü, Çarşamba Karısı sağolsun darmadağın etti yazacaklarımı da..