Hasta Günler

Halsiz günün akşamı.. Eve nasıl girdiğimi, kendimi bu koltuğa nasıl bıraktığımı bilmiyorum, hatırlamıyorum. Elimi uzatma mesafesinde bulunan sehpanın üzerine hangi ara onca abur cubur konuşlandı onu özellikle hiç bilmiyorum. Üst üste konulmuş dergiler,özenle seçilmiş kitaplar.. Hepsi elimin altında. Ancak elimi kaldıracak dermanı çağırmayı atlamışız bu şölene..Aylardır ağız tadıyla yatıp bir hasta olayım diye bekleyen de bendim oysa. İnsan hasta olmayı ister mi? Kesinlikle evet.. Bayılırım ev tertemizken, koltuğa uzanıp hiç bir şey yapmadan geçirilen vakitlere. Ee hasta olmadığım sürede de içimdeki kurtlar buna izin vermediği için ancak hasta olunca beden dinleniyor.

Halsiz günün sabahı.. Uyandığımda güneşin içeri girmesine engel olan perdeyi araladım, bir kaç küçük parça işi hallettim. Sonrasında hasta olduğuma kesin kanaat getirip kendim tekrar uykunun kollarına bıraktım. Televizyondan gelen sesler hiç tanımadığım seslerdi. Kanallar arasında dolaşırken bilmediğim başka dünyanın daha var olduğu gerçeğine kafamı yordum. Kendimi o kadar aklı başında hissetmediğimden kısa kestim. Akşam üzeri uyanıp kendime çorba pişirdim, başka zaman zorlasan uğraşmayacağım ıspanak yemeğini yaptım, bol salçalı, az pirinçli…

Şimdiyse karşı koltuğa aldım kendimi. Televizyonu kendime çevirmeyi akıl ettim lakin şimdi de sehpaya uzak kaldım, üzerindeki çikolata,cips, kraker ve kurabiyelere.. Ha bir de kitaplara tabii, ama canım hasta hasta iki satır okuyunca uykum geliyor!

Halsiz Günler

Güneşli günün akşamı.. Annede patatesli börek eşliğinde içilen çay sonrası eve girdiğimde aklımda sadece Browni’nin yeni çıkardığı enfes tadı mideme indirmek vardı. Süreyi minimuma indirmek amacı ile üzerimi bile değiştirmeden koltuğa oturmuştum, o sırada TV’de Ezel başlamış, ben yine anlamayan gözlerle ekrana bakıyordum. Birden sıcak olduğunu hissettim evin; pencereyi açtım. Yetmezmiş gibi yazlık giysiler geçirdim üzerime. Artık sabırsızlıkla Browni’mi elime almışken ansızın bunu başaramayacağımı hissettim. Kollarım kalkmıyordu! Camdan zehir gibi bir soğuk geliyor, bedenimi kaskatı kesiyordu. Aynı anda hem yanıyor, hem donuyordum!

Güneşli günün ertesi. Kendimi zorla uyutmuşken bir de uyanma faslı çıktı başımıza! Yani madem uyanacağız, neden uyuyoruz? Yatalım 100 yıl.. Bu sabah 100yıl uyuma hayali ile çıktım yataktan. Süklüm püklüm attım kendimi bu koltuğa.Şimdiyse kendimi koyverdiğim bu masada gözüme çok büyük gelen işlerle bakışıyorum. Başımı geri yaslayıp hülyalara dalmak ve bir an evvel akşam olsa da uyusam diye düşünüyorum.

90lı yılların kötü sözlü pop şarkıları eşlik ediyorken bugüne, halsizliğime kılıflar arıyor, bulamıyor, mızmızlanıyorum. Hazır miskinliğim üzerimdeyken pencereden giren güneşle kavga ediyorum. Öyle ya, beni bu güneşli havalar mahvetti!

Güneşli Günler

Güzel havalara uyanmak gibisi yok. Sırf bu yuzden bazı geceler yerimden kalkıp perdeyi aralarım.Uyandığımda hınzır bir güneş gözlerimi aralasın diye..Büyük bir hazdır bu, uzun uzun vakit yaratabilmeyi çok istediğim. Bu taptaze günlere uyanmak bütün hücrelerime iyi geliyor. Gözlerimi yorarcasına içine işleyen güneşe sövmek yerine onunla oyunlar oynamayı seçiyorum. Doğan güneş beraberinde içimdeki neşeli kızı da doğuruyor. Banaysa ona ciciler giydirip gün içinde keyifli olmasını sağlamak düşüyor.

Öyle kolay değildir ama beni sonsuz bir muhabbetle ağırlamak. Bir kere güneşe uyanmış neşeli kızlar, kızarmış ekmek isterler kahvaltıda.. Benim onu yapacak kadar vaktim olmadığı için daha evden çıkmadan söylenmeye başlar “bizim kız”. Neşeli şarkılar çalsın ister radyoda, güneş çekilsin ister araba kullandığında. Bizim neşeli kızlar masasına oturduklarında yeni sıkılmış taptaze bir portakalın kokusunu çekmek isterler içlerine.. Bütün bu koşullar sağlandığında kızımız huylu, günümüz keyifli, işlerimiz bereketli gider. Bir yerden arıza çıkmayagörsün, basar çığlığı! Sustur susturabilirsen…

Bu sabah da tıpkı öyle bir sabaha uyandım.

Evden çıkarken kapının üstüne yapıştırdığım minicik aynaya baktım. Göz hizasında öylece duran minicik bir ayna. Onu oraya, kapının açılmasını bekleyen kötü gözler için yerleştirdim. Olur da yolları kapımın önüne kadar düşerse baktıkları noktadan aynen kendilerine geri dönsün kötülükleri diye.. Belki ayna dile gelir de hala bu kadar gerizekalı oluşumla alay eder diye.

Bu sabah güneşle uyandım.. Akşam olmak üzere şimdi burada, giderek uzayan güne yaraşır biçimde uzun tutmak vaktidir umutları da..

Orta şekerli kahve

Arkamı döndüğümde yaşlı gözleriyle bana bakıyordu. Bakışlarında az da olsa kin seziyordum. Bu neşeli hallerimi çok kıskanıyordu. Kem gözleri vardı onun; mutlaka bir yerde tökezletiyordu. Üç beş keyifli gün çalmışım şunun şurasında hayattan, bunu bile çok görecekti neredeyse.

Arkamı döndüğümde oradaydı. Kısa bir süre önceki yaslı halim. Orda olması demek, geri dönme ihtimalimin olması demek. Orda bana kin dolu gözleriyle bakıyor olması demek, hala içimde yerine oturmamış duygular demek. Tedirginliğimin tedavisi öyle kolay olmuyor artık. Eskiden bir kaç güzel an yeterdi oysa üzerimden atmaya. Artık uzun sürüyor, tıpkı yaslı günlerin eskisinden uzun sürdüğü gibi. Kolay kırılmıyorum belki bu sefer, ama kolay da tamir olmuyorum. Düşüncelerimin hızına yetişebilseydi parmaklarım daha uzun cümlelere dökebilirdim yokluğunu. Kısacık aralara serpiştirmek çoğu zaman benim de işime geliyor ama. Kendimi ifade edemediğim zaman dilimlerinden inatla kaçıyorum.

Şimdi hava güzel. Parçalanmış bulutlar bir kenara yığılmış. Üstüne bir yağmur daha yağarsa solacak çiçeklerim başlarını pencereden uzatmış umutla bekliyorlar. Aidiyet duygusunun etrafını tavaf ediyorken kuşlar, herşeyden habersizmiş gibi yapıp balkonda güneş batarken çayımı yudumluyorum. Sanki şimdi içeriden küçük bir kız çocuğu gelip eteğimden çekiştirecekmiş gibi. İçerden gelen seslere aldırış etmiyorum böyle hayaller akşamlarında. Süreyi uzun tutamıyorsam da bırakıyorum kendimi uykunun koynuna. Bahar çabucak gelsin diye çarçabuk bitiriyorum günleri. Bahar gelecek bu sefer, neden erkenden tüketmişim günlerimi diye hayıflanmama izin vermeyecek, konuştuk biz.

Kandırılması çok kolay bir kız çocuğu ile sütten ağzı yanmış temkinli bir kadın arasındayım. Orta şekerli kahve kıvamında, oysa ben şekersiz severim kahvemi.Daha yolum var demektir. Yine de neresine bakarsam merkezinde durduğum bir dünya var. Gözlerim yönetiyor dünyayı yine.

“……Yeryüzünün neresinde bulunduğumu bilmiyordum. İçimi bulandıran nefretle kapıyı dövüyordum ve ellerimle boğmak, öldürmek istiyordum onları. Sadakatin yalnızca iyimserlik ve umuttan ibaret olduğunu böyle, kanatlarım ateşe tutularak öğrendim…” İnci Aral-Sadakat

Kavga Edelim

Senin hayatında neyin değerli olup olamayacağını belirlemeyi görev addetmiş insanlar var.Kimi zaman bilerek ve isteyerek “tüm kalbinle” bunu onlara teslim ettiğin doğru; bunu kabulleniyorsun. Bunun dışında gelişenlerse seni paramparça etmek dışında bir işe yaramıyor. Hayatın konusunda sonsuz yetki verdiğin mercii, bunu kendi iç savaşına kolayca dahil edebildiği gibi, yenilgiye uğradığını da sana haber vermiyor. Diğer tarafta da zaten konumuzun dışında olanlar var; hayata karışmayı, ortalığı karıştırmak olarak anlayanlar.

Daha çok ilki hüsranla sonuçlanacak hikayelere imza atıyor. Sen alıyorsun kalbini eline, uzatıyorsun. Alıyor, oynuyor, kırıyor, bozuyor, tamir etmeye kalkarken onarılmaz hale getiriyor. Kalbin köşesinde çizikler oluyor, eski güzelliği kalmıyor. Çizikler çatlaklara dönüşüyor, bilirsin ki çatlaktan içeri kötülüklerin girmesi çok kolaydır.

İki kere elime aldım kalbimi, birinde kırıp dökenden daha acımasız oldum. İnsan kendi parçalayınca toparlaması daha kolay oluyormuş kalbini. Bu sefer yine aldım, almak zorunda kaldım asllında.Ama yok. Bir damla çiziği bile haketmemiş kalbim. İnsan kendi kalbini elinde tutmak istemez mi? Oysa ne zordur değil mi başına ne geleceğini çok da önemsemeden uzatıp vermek kalbini. Bilerek isteyerek uzatığın anda sana geri yollanmasına ne dersin peki? Çok mu soru soruyorum? Cevaplasan ölür müsün?

Kavga edelim.
Bana sırtını dön ve uyu.
Sabaha geçmiş olsun.