Gerizekalıyım Mütemadiyen

Şöyle keyifle uzanıp bir Turgut Uyar şiiri açayım diyorum. “Benim dengemi bozmayınız..”  Kolayca vazgeçiyorum takdir edersin ki. Fazla ayağa düşmüş cümlelerden haz etmem. Belki çok bildiğimdendir, ama kendimi daha iyi hissettiğim aktiviteler çok uzağımda olmasa gerek.. Aynaya bakıyorum, belki zoraki bir neşe dolar eteğime,belki de şehre bir film gelir, bir güzel orman olur. Kafamı uzatırım ben de gökyüzüne. Hava iyiden iyiye ısındı diye bir bahane bulurum sonra kendime, keyiflenirim..

Şartlar zor malum; çetin. Bol salata ile geçen detoks günlerinin kafanın içindeki düşüncelere etki edebilmesini ibretle izliyorum .Beyin detoksu diye bir şey yoksa da ben bulmuş olayım! Marul yedikçe kitle olarak beynime yerleşmiş o karanlık düşünceler de üzerimden gitmeye başlıyor, giderek daha hafif oluyorum. Hafif dediysem gerizekalı manasında! Tamam, gayet akıllıca adımlar atmış, bir güzel şekillendirmişim önümdeki günleri. Üzerimden atabildiğim kadar atmışım karanlıkları ama bu gerizekalılığa senelerdir bir çare bulamadım. Ne zamanki arınmak istediğim şeyler birikiyor hayatımda, hepsini toplamayı başarıyorken kendimi alabora etmekten geri kalmıyorum. Alabora dediysem, birkaç huzursuz edici gelişmenin yanında tamamen ferah durumdayım. Derdim kişisel gelişimi aksatmak,sanata ve sanatçıya gereken özeni gösterememek, kendimi inatla uzağında tutmak gündemden.. Gerizekalı olduğum için süse püse, evin dağınıklığına, bir türlü beceremediğim ütüye kafa yoruyorum. Hal böyle iken elimin hiçbir şeye varmadığını tahayyül etmek zor olmasa gerek.

Anne bana ve kız kardeşle geçirilen birkaç gün keyifliydi evet. Mis gibi yemekler, gürültülü bir ev.. En çok özlediğim şeyin gürültü olması ne acıklı öyle değil mi? Ha bilmiyor değilim o gürültünün içindeyken ne kadar çok oflayıp gürlediğimi..Buna rağmen hayatımı bu gürültünün içinde geçirmek için çırpıyorum günlerdir. Hem zaten küçük erkeğim Utku’m bana teklif etmemiş miydi oda arkadaşı olmamı? Ona henüz cevap vermedim. Özel bir anı kolladığımdan değil, kendime naza çekmekten hiç değil, zira kendisi karşı konulamayacak bir çekiciğe sahip nazarımda. Ne bileyim işte, bekletiyorum..  

//………

Sonra bugün yine gerizekalılığımdan mütevellit önümdeki kitapları göz önümden kaldırdım. Yerlerine salak bir ayna koydum. Saçlarımdan sıkıldım sonra, hazır gerizekalılığım üzerimdeyken aralara birkaç parça sarı serpiştireyim diyorum.

Kızı boş bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya derler, ha canım?

Pazar Günlüğü

Taze bahar yaprakları çıkmış tezgahlara. Rengarek meyveler dolmuş yanlarına. Çiçekli örtüler de hemen ön taraftaki yaşlı teyzenin tezgahında yerini almış. Bahar gelmiş pazara. Eskisi kadar gürlemeseler de ergen oğlanlar taze çilek diye bağırırken arada kızlara laf atmayı ihmal etmiyorlar. Pazarın en telaşlı saatlerine denk geldiğimden midir nedir, mutlaka kolumu bir yerlere çarpıyorum. Eve doğru ilerlerken mutlaka bacaklarıma dolanan bir çocuk buluveriyorum, bir keresinde kapıp eve götüreceğim görecekler günlerini! Çocuğum olsa o kadar kalabalığın içine götürmezdim diye düşünüyorum sonra, ama sonra da tezgahların arasında gezerken eline bir domates, bir salatalık kaptığında, yapma kızım, helal et ağabey seslerine karışamayacağıma üzülüyorum. 

Pazarın kurulduğu mahallelerde birbirine daha bağlıdır sanki insanlar. Hafta boyunca görmediğin komşularını görürsün mesela. Mis kokulu ekmekleri satan abla ile karşı komşu olduğun için, seni gördüğüne sevinir; hemen yanındaki  teyzeden  mis gibi peyniri aldığı gibi koyuverir sıcacık ekmeğin arasına. Orda laflarken marul satan teyze ile kavgaya tutuşursun yeniden: -Ama teyze o çok, çürüsün mü istiyorsun evde? –Anam ne zararı var marulun, al şunu, sus!

Salı pazarı bu. Evin hemen aşağısına kuruluyor. Yeni keşfettim sayılır, eskiden benim için tek anlamı eve giden yolu kapattığı için taa yukarıdan dolanıp eve varıyor olmak idi. Laf aramızda çok da hoşlanmıyordum hani bu durumdan. Şimdiyse her hafta mutlaka gidiyorum. İsterse evin önüne bile kurulabilir, zaten ben gittikten yarım saat sonra toplanıveriyor. Biraz sonra işten çıkıp yine pazara atacağım kendimi. Bu sefer daha uzun süre kalmam gerektiğinden erken çıkacağım. Malum, yarın akşam annem, babam ve kız kardeşim gelecek. Anneme doldursun diye dolmalık biber, sarsın diye yaprak, közleyelim diye patlıcan alacağım. Hala tedavülde ise de kız kardeşim için karnabahar.. Babama da bol yeşillik.. Eve doğru ilerlerken taptaze bir kilo yufka alacağım, böreği yapayım da yarın akşam ısıtır yeriz.

Ayna Korkağı

Havalandırma boşluğuna sarkıtmış başını bakıyordu aşağıya onu bulduğumda. Onu bulduğumda çoğu dertten habersiz başımı aynı merak ile uzatmak istedim boşluktan aşağı. Buna izin vermedi, vermediği gibi ani bir hareketle beni içeri doğru fırlattı. Başımın üstüne bir kitap düştü, kalın kapaklı hani en sevdiklerimden..

Rüya gördüğümü söyledim sabah kalkar kalkmaz. Henüz kahvaltıdan kalkmıştı, benim masaya oturmama müsaade etmeden apar topar kalktı, hazırladığı çantayı tutuşturdu elime. Üzerime daha düzgün bir şeyler giymeme de izin vermediği gibi gözleri alaycı bir bakış takınmıştı. Sanki bir de makyajı akmıştı, sabah sabah ne makyajıysa, kesin gece öyle yatmıştır, pis!

Akşama doğru eve geldiğimde aklımdan geçen tek şey, yeni silinmiş koltuklara uzanıp payıma düşen bir tutam gökyüzü manzarasına dalıp gitmekti. Bu sefer de en telaşlı hali ile karşıladı beni,oraya basma,buradan çıkma; yeni topladım evi,dağıtma! Yine bulamadığım huzuru aramak için banyoya ilerledim, suyun sesi onun sesini bastırıyor, az da olsa huzur duyuyordum.

Kendisinden köşe bucak kaçmakla geçen günlerin sonunda bekleyen hazin bir sondu. Kaçınılmaz olan tekrar karşı karşıya gelecek oluşumuzdu ve hayat kendisine düşen bu görevi ertelemeyi hiç ama hiç düşünmüyordu. Uzandığımda sessizce yanıbaşıma geldi, hatasını bilip taviz vermek istemeyen o nefret ettiğim tavrını takınmıştı yine. Uzun uzun anlattım, beni boğmamasını, isteklerimin karşısında durmamasını. Ve bu durum çok sürerse, kendime onsuz bir hayata çizmek istediğimi… Beni anladı… Öyle görünüyor şu birkaç günü hesaba katarsak..

Karısından ödü kopan karaktersiz bir adam gibi dolanıyorum evin içinde. Adımımı attığım yerde bitiyor, tadına karışıyor yemeklerimin, giydiklerime kulp takıyor, bir türlü susmak bilmediği gibi mutlu olmak da bilmiyor! Şirret bir kadın..

Aynadaki yüzüm bir tek saklıyor onu.. Bir tek aynaya baktığımda gelemiyor gözlerimin önüne. Ayna korkağı! En hümanist tarafımla yöneliyorum ona oysa, yaşadıklarından payına düşeni sürdürüyor oluşuna anlayış göstermeye çalışıyorum. Sözlerimin, ayaklarımın, ellerimin önüne geçebiliyor oluşuna ses çıkarmıyorum.. Ama gözlerimin önüne geçmesine de aynalar izin vermiyor..

Kalbimde siren sesleri

Gece, hiç bilmediğim bir lisandan şarkılar söyleyen adamı dinlemekle geçti.. Yeryüzünde olmayan bir dildi sanki ve şarkı söyleyen adamın da ne bir ağzı ne bir sesi vardı. Hapsedildiğim odada bana şarkı dinletildiğine programlanmış bir robot gibiydim. Belirsiz periyotlarla bir kadın geliyor, aklımdan geçenleri açıp alıyor kafamın içinden, yerine yeni düşünceler yerleştiriyordu. Yerleştirdiği bu yeni düşüncelere kalbim savaş açıyordu. Kalbimde bir anlık bir akıl bırakılmıştı. Onu tüketmemek içinse seni düşünmemeye çalışıyordum. Aklımdaki düşüncelere etki edebilen o pespaye kadın, konu sen olunca; konu kalbim olunca olduğu yerde kalıyordu. Müdahale edemeyeceğini biliyor gibiydi. Bu onu kızdırmış olmalı ki geliş gidişlerini sıklaştırdı. Daha çok düşünce alıyor, daha karmaşık düşünceleri bırakıp gidiyordu kafamın içine. İşte o anlardan birinde yanında getirdiği o şarkıdan birkaç dakika da katılıverdi düşüncelerimin arasına. Bunu isteyerek yaptığını sanmıyorum. Düşünce gezegeninde bulunabilecek en katı yürekli kadının eline düşmüştüm ve o asla istemezdi içimde şarkılar dolaşmasını.

Dolandırabildiğim kadar dolandırıyordum düşüncelerimin arasında şarkıyı. O gece de o bilmediğim lisandaki şarkıyı dinlemekle geçti. Sonsuz bir baş ağrısı ile taçlandırırken geceyi ona katlanabilmemi sağlayan tek şey, biraz olsun aklımdakiler ile kalbimin bir noktada buluşabiliyor oluşuydu. Kalbim o şarkıyı dinledikçe güçlendi, senin yerinse kalbim güçlendikçe büyüdü..

Sabah olunca o kadın yine geldi, bu kez kılık kıyafeti yerinde, hafifmeşrep bir eda ile girdi içeri.. Yeteri kadar aklımı kalbimden uzaklaştırdığını, görevinin bittiğini artık kendimle kalmam gerektiğini anlattı sakin bir ses tonu ile. Bir haftadır canıma kast eden, beynimi gereksiz fikirlerle dolduran kadın gitmiş, halden anlayan, güler yüzlü, güzel bir kadın gelmişti. Böyle yaparak kafamı daha da karıştırdığını, son görevininse bu olduğunu düşünmeye başlamışken soruverdim birden, benimle ne işi olduğunu, onu bana bu eziyeti yapmak için kimin görevlendirdiğini.. –Cevabını duymak istemediğim sorular sormaya bayılırım bilirsin..-

-Sen, dedi..

İçimdeki kadınlarla olan savaşım  alevlenmişti demek. Çok hazırlıksız yakalandım bu sefer.. Kalbime konuşlanmış kadının sesini soluğunu kesmişlerdi işte! Baş edemeyeceğim tüm hallerim birlik olmuş, kalbimdeki o kadını susturmayı başarmıştı.. Yenilmeyeceğim, dedim bu sefer.. Şarkıysa şarkı, çok zorda kalırsak okuyacağımız öykülerimiz de var hem… Sabah olunca oturdum karşısına.. Kalpteki kadın alaycı bir gülümseme ile baktı yüzüme, anlattıklarımdan bırak etkilenmek, dinlemek istemedi bile.. Günlerce fikrini almam için beklediğini anladım, iş işten geçmişti.. Kalbimde siren sesleri.. Duyabildiğim tek melodiydi…

Şimdi elimde kalpteki kadının şarkıları ve öyküleri var.. Belki sen, belki bana gelirsin almak için onları. O an, hiç tereddüt etmeden bırakırım eline  her şeyi.. Sesin sesinle şekillenen hayat, senin olmadığın bir yerde şekil bulsun istemiyorum çünkü…

// Biliyorum, seni çok beklettim. Ama bir an olsun aklımdan çıkmadığını da sen bil istiyorum..

Kadehinde zehir olsa, ben içerim bana getir!

Türk Sanat Müziği güzeldir. -Yabancı Sanat Müziği diye bir şey var mıdır?- Bazen beynimi yeniden başlatma maksadıyla derin  sözler içeren bu şarkılardan bir demet sunarım kendime. Oturur sakin bir köşede bunları dinler, derin anlamlara bir de ben hikayeler çıkarırım. İşimin gücümün olmadığı anlardır bu anlar; çok kısa bir süre içerisinde birisi gelir limon sıkar konuya!

Evet limon… Sabah saatlerinde takınmışım en melankolik halimi, bakışlarıma derinlik, gözlerime mahmurluk yerleştirmiş, açmışım bir parça efkarlanıyorum: yalnız kalan ruhumun acısı çok derindir…Böyle hoş bir anımda kapıdan içeriye girmesini istediğim insanın elinde tepsisi ile garip kılıklı bir adam olmayacağı aşikar değil mi? Ama tek başına garip kılıklı bir adam da değil; elinde tepsi, tepsisinde kirli bir bardak, içinde kırmızının en berbat tonunda bir çay ve yanında özensizce dilimlenerek çay tabağına konulmuş limonlar. Üstelik bardağın altında olması gereken çay tabağında!

“Çay içer misiniz?”
“Kadehinde zehir olsa, ben içerim bana getir!”

Neyse ki hülyalar aleminden geri gelmem çok sürmedi. Tuhaf bakışlarım eşliğinde odamdan ayrılan garip kılıklı adam da zaten beklentilere yanıt verecek denli zeka sahibi olmadığından dediğimi anlamadı. Tepsisine çay tabağındaki limonları döküp, tabağı olması gereken yere, bardağın altına aldım.

“Öksürüyordunuz da…”

Sanat Musikisi’nin yatıştırıcı etkisine bulanmış olmasam çeşitli söz öbekleri ile kendisini odamdan uğurlardım zorlanmadan. Ama o an, rakı alsa gelse oturur karşılıklı içerdim kendisi ile! Manasız bakışlarımdan huylanmış olacak ki terk etti odayı kısa bir sürede. Geliş anı uzun sürmüştü sanki?

Bu güzel  Sanat Müziği dinletim de içine limon sıkılarak sona erdi. “Elveda…. Elveda…”

“Yine mevsimler dönecek, yine yapraklar düşecek.
Giden gençliğim hiç geri gelmeyecek…”