Boşlukta Sallanan Sandalye

 

Chair_by_seasick

Boşlukta sallanan bir sandalye hikayesi bu..

Gözlerini tavandaki çıplak ampule dikmiş bir kadın var sahnede; biraz sonra nasıl bir tepki vereceğinden asla emin olamadığımız. Belki hiç bozmadan istifini bir küfür savuracak ışığa, belki ışıkta gördüğü yüzlere öfkesini kusacak, belki sebepsiz bir kahkahaya boğacak boş odayı. Biraz sonra ne yapacağını bilmediğimiz bu kadın belki de kalkacak yerinden, küçük pencereyi aralayacak, başını döndüren yeşilliğe aldanıp unutacak yaşadıklarını.

Ben hikayeler güzel bitsin isterim,bilirsiniz.

O sabah, fırından yeni çıkmış poğaçaları kese kağıdına  alıp çantasına yerleştirirken, yere düştü yüzüğü. Parmakları bile çektiği acıya dayanamayıp erimişti.Giderek çelimsiz bir hal alan bedenine baktığında gözlerindeki öfkeyi kıvırcık saçlarının arkasına saklamayı ihmal etmedi.Kusursuz görünmeliydi. Birkaç küçük kadın oyunu ile üstesinden gelebilirdi sorunların.Yere düşen yüzüğü almak için eğildi, yere düşen umutlarını nasıl toparlayacağını düşünerek. İmkansız olanı istemişti, ancak günün birinde yalnız kalacağını hesaba katmamıştı. Yalnızlık yorucu, diye düşündü çoğu zaman. Akşamları ayaklarını uzatıp bilmediği dünyaları keşfe çıkmayı severdi. Henüz yaşama isteğini yitirmemiş, az da olsa içinde umut taşıdığı günlerdeydi.

Evden çıktığında başladı sancısı, adımları geri geri gitti sonra; indiği merdivenlerden çıkıp, o bomboş odaya girdi. Uzun zamandır girmediği odaya. Büyüktü evi, bir odasını hep boş tutuyordu. İşin tuhaf yanı bu oda arka bahçeye bakıyor ve arka bahçeden yaz kış eksik edilmiyordu güzel çiçekler. Kendini berbat hissettiği günler bu odayı mesken tutuyor, tavandaki çıplak ampule bakıp düşünüyordu.

3 gün olmuştu odaya gireli. 3 gün önce bir sabah girdiği bu odadan, aklını temizlemiş, bedenini güçlendirmiş bir şekilde çıkacağından henüz habersiz izliyorduk kendisini. Biz, karşı apartmanın afacan çocukları.. Üst kattaki yaşlı teyzenin sürekli azarladığı, karşı binadaki adamın gazabından korkan çocuklar. 3 gün önce bir sabah gördük bu odaya girdiğini. Aramızda nöbetleşerek izledik an be an. Hiç kımıldamadı. Az sonra ne yapacağından hep habersizdik. Dikkatini çekmek için yapmadığımız haylazlık kalmadı, dikkati bize yönelsin diye alt kattaki kümesten bir tavşan bile getirdik! Penceresinin önüne bıraktığımız tavşancığın kalbi küt küt atıyordu korkudan indirdiğimizde. Birimiz mızıkasını getirdi evinden, diğerimiz sanki eziyet ediyormuşuz gibi flüt! Hiçbir sese kulak vermedi.

Annemin yukarıdan seslenişine sinirlenmiş oflayarak çıkıyordum ben eve, bir karartı gördüm pencerede. Kalkmış yerinden. Pencerenin önüne gelmiş. Ne güzel bir kadın aslında diye lafa girdi en haylazımız. “Büyüyünce hiçbir kadını üzmeyeceğim!” dedim ona bakarken. Bizi görmeden bize bakıyordu, bakışları da çok güzeldi. Çiçeklere baktığını anladık, odaya girmeden önceki sabah dikmişti onları Salih Abi. Hatta konuşmalarını dinlemiştik, çiçekler dikilirken ne seviniyordu. 3 günde açan o çiçeklere baktığında gözlerindeki ışık büyüdü, işte o an anladık her şeyin bir andan ibaret olduğunu.

Gözden kayboldu.

Az sonra kapının orda belirdi. Yanımıza kadar gelip, bize bakıp, bizi görmeden çiçeklere dokundu. “Salih,” dedi. “Yarın sana biraz daha tohum getireceğim!”

O odada 3 gün hiç kımıldamadan dururken bir tohum filizlenmiş, başını gökyüzüne uzatmış görkemli bir çiçeğe dönüşmüştü. Bunu görünce yerinden kalkmış olmalı diye düşünüp, hayatın hep güzel yanlarını görmemiz gerektiği sonucu ile bitirmiş gibiydik izlediğimiz filmi. Hepimiz izlediğimiz bir filmin mutlu bir gülümseme ile bitmiş oluşuna sevinirken, gözüm o odaya takıldı.

Sandalyesi hala sallanıyordu…

Boşlukta sallanan bir sandalye. Az sonra neler olacağından asla emin olamadığımız bir zaman diliminde kendine has sesler çıkararak sallanan bir sandalye.. Onu sallanırken izlediğimde filmlerin asla mutlu sonla bitmeyeceğini tecrübe ediyordum.

Mutlu anlarınıza  özen gösterin, çünkü onlar kutsanmış zamanlardır. Ve bir saniye bile yeterlidir, o sandalyeye yeniden oturmak için..

*Fotoğraf

Sylvia ile Konuşmalar

“ölmek bir sanattır
her şey gibi eşsiz bir ustalıkla yapıyorum bu işi,
öyle ustaca ki insana korkunç geliyor
öyle ustaca ki gerçeklik duygusu veriyor
bu konuda iddialıyım sanırım.”

Güzeller güzeli Sylvia Plath, yine beni ele geçirmeye başladı. Konudan hoşnutsuz değilim elbet, seve seve kabul ederim O’nu. Bu sefer alıp karşıma dümdüz bir konuşma yapmak istedim,Sylvia  o bezmiş halinden biraz olsun arınmak için kabul etti söylediklerimi.

Dedim ki, Sevgili Sylvia, hayat zor. Bu zor olan hayatı daha ne kadar zorlaştırdığının farkında mısın? Bana şimdi öldüm ben, deme. Ölme konusunda bir usta olduğunu iyi biliyorum, ama bana bunu empoze edemezsin.Biliyor musun, çok direndim bu duyguyu üzerimden atabilmek için. Hastaydım bir vakitler, ki bilmelisin ki en çok hasta olduğum dönemlerde bunalımlardan bunalımlara sürüklerim zaten yorulmuş olan kalbimi. Bilmelisin ki Sylvia, zor hayat. Sen en kolayını seçmiş olabilirsin ama biraz dinle.

 

Sırça Köşk’te anlattıkların, Sylvia, ne kadar gerçekçi. O boğucu yaz günlerinde kasabada yaşananlar, insansız hallerin, kendini dipsiz bir kuyuda hissettiğin o akşamlar. Bana eziyet ettiğinin farkındasın değil mi? Yüzündeki o alaycı ifadeyi görebiliyorum, Sylvia. Sen de diğerlerinden çok da farksız değilsin, hayata bu kadar olumlu bakabildiğime inanamıyorsun ve günün birinde tökezleyeceğimi düşünüyorsun. Bense tüm mücadelemi bunu sizin yüzünüze vuracağım güne hazırlarken veriyorum. Mücadele ediyorum sizinle, Sylvia. Kolayı seçtiğin için kızıyorum. Komik buluyorum seni, Sylvia. Komik. Bana hiç edebiyat yapma.. Karamsar olmayı hayat gayesi seçmiş insanları barındırmamaya and içtim hayatımda… Senin kolayına kaçtığın hayattan bahsetmiyorum, düpedüz yaşadığımız hayattan bahsediyorum.

Dinle, Sylvia. Elimizde yarısına kadar doldurulmuş bir bardak var. Hayır, yapma, çok da klişe değil. Buna bile tahamülün yok, Sylvia. Ben bardağın doluluğu ile değil, şekli ile ilgiliyim. Bardağın şekline göre şekil veririm hissiyatıma. Minik bardaklar sevimlidir, gülümseyerek alırım elime. Kocaman bir bardaksa, yarısına kadar dolu bile olsa daha çok su almıştır içine. Belki kulpludur bardak, Sylvia? Sıcak bir şeyler içmek istediğimizde elimiz yanmaz.. Bardak belki de en sevdiğimiz çizgi film karakteri ile giydirilmiştir. Mutlu oluruz. Ben olurum, Sylvia. Senin kolayına kaçtığın hayat değil çünkü benim yaşadığım.

Hayır, seni yargılamıyorum. Sana kızmıyorum. Hepimizin yaşadığı hayat başka. Ama hazmedemiyorum, Sylvia. Vazgeçebilmek bu kadar kolay madem, neden benim aklıma gelmiyor? Dışından baktığında o kadar süslü değil kalp dediğin, sanma bunu bilmediğimi. Nihayetinde eciş bücüş bir parça. Ama güzel görelim diye de kıpkırmızı.. Bilmiyorum, Sylvia. Çok da düşme üstüme. İyi olmaya çalışıyorum sadece, ve iyi olma sürecimde bana hiç iyi gelmiyorsun. Durduk yere kavga çıkarıyorum baksana..

Sonra konuşalım. Seviyorum seni, Sylvia.

Alaçatı, Abiye Kuzu ve Yaz Rüyası

Yarım saatlik uykudan geliyorum. Yol yorgunu ve susuzum.

Klavyeye bir müzik aleti çalar gibi dokunuyorum. Yer yer naif bir tını çıkıyor kelimelerimden, kimi zamansa en sert hali ile bir davulu andırıyor.  Düşünce hızımın yazma hızıma yetişmediği anlarda hep bu şekilde yazıyorum.  Sanki böyle yapınca yetişecekmişim gibi.

Fotoğraf karelerinden hayat planlaması yapıyorum son günlerde.  Kadraja sığan görüntülere bir yaşanmışlık katmak gibi bir hobi edindim. Çoğunlukla hiç görmediğim yerlerin fotoğraflarına bakıyorum.  Bir bina yerleştiriyorum bazen, kalabalık. Fotoğrafın sağına soluna karakterler yerleştiriyorum,sessiz. Bir uçak geçiyor bazen,hızlı. Bir tren, yavaş. Bir kuş geçiyor, telaşlı. Bazen de ben oluyorum içinde fotoğrafın,gülümseyen. Kendimi koyduğum hayatlar hep bir masal kitabı sayfasını andırıyor. Güzel elbisesiyle bir kız, etrafa neşe saçan gülümsemesi… Kasabanın en aksi ihtiyarını bile şenlendirecek güçte, belki büyücü. Fotoğraf karelerinden hayat planlaması bu. Bazen içine öyle bir dalıyorum ki sanırsın dünyanın en önemli işini yapıyorum. Dünyanın en önemli işi ise beni bekliyor. O bembeyaz odadan içeri girmemi bekliyor dünyanın en önemli işi.

IMG_0076 by merush.

Kısa süren uykularda saklı oluyor bazen de hayat. Genellikle güzel anların ortasında buluyorum ya kendimi;  ondan sanırım, hep bir gerçekliği olduğuna inanıyorum bu anlarda gördüklerimin. Bugün yine kendimi gördüm. Taş evin penceresine oturmuş, ayaklarımı sallayarak bir şarkı tutturmuş geleni geçeni elimdeki şişe ile ıslatıyordum. Kızlar aşağıda masayı kurmuş beni bekliyorlar. Alçak pencerem, atlıyorum oradan bahçeye. Masada oturuyor, uzun uzun kahvaltımızı yapıyoruz. Öğlen olduğunda ayaklarımı suya sokuyor, köpükler çıkartıyorum denizde. Güneşin alnında yoruluyorum, uzanıyorum öğlen uykusuna. Gözlerimi açtığımda en geri zekalı hali ile Abiye Kuzu karşımda duruyor. Bana saçma hayatından basit hikayeler anlatıyor. Kızları arıyor gözlerim, birazdan ellerinde bana aldıkları dondurma ile gelir, şu kadını başımdan alırlar diye bekliyorum. Kadın çok konuşuyor, nasıl olur da bu güzel anımı mahvedebilir diye düşünürken sinirlenmeye başlıyorum. Doğruluyorum yerimden o sırada ayağıma bir şey takılıp yere düşüyor. Televizyon kumandası!

Felalet kadının yanımda değil televizyonda oluşuna sevinişim kısa sürüyor… Bir düşten uyandığımı  idrak edip boş gözlerle mutfağa yöneliyorum, kızların sesi çınlıyor kulaklarımda,

-Yeme!  En hafif halinle geleceksin buraya, unutma.

Ne ağrısın başım, ne aksın gözyaşım

Korkunç bir baş ağrısı.. Dün sabah eczaneye girdiğimde reçetemde yazılı olan Majezik’e nasıl burun kıvırdıysam ilahi adalet onu bana aratmakta hiç geç kalmadı. Ancak sonsuz bir temkin vardı üzerimde. Sakince çıktım evimin merdivenlerini, kapıyı açtım yavaşça. Mutfağa girdiğimde sanırdın ki üzerimdeki yoğun enerjiyi atmak istiyorum, sanma. Böyle kendimi kandırma anlarıma bayılıyorum, aptal bir boyun eğiş ile kabullenmiyor muyum bir de! Baş ağrım yokmuş gibi davrandığım saatlerin sonrasında mutfak tezgahı mercimek köftesi, muhallebili kadayıf, ve simit şekli vermeye üşendiğim minik susamlı kurabiyeler ile dolmuştu. Biraz evvelki o aptal boyun eğiş kendini isyan limanına sürüklemiş, kanepeye giden yolu “yorgunum” pankartları ile donatmıştı. Çok geç kalmadım kendimi uykunun şevkatli kollarına bırakmakta..

“Şekil alması ne kolay bu kısa saçların, yahu.” Diye düşündüm banyoda aynada kendime bakarken. Bir taraftan da ellerime dünden kalan makyaj kalıntılarını yok etmeye uğraşıyorum. Kadının en rezil hali ile karşı karşıyayım! Böyle anlarda aklıma gözlerime kalem çekerek uyuduğum liseli zamanlarım geliyor. Uyanıp yüzünü yıkadığında gözlerine nasıl bir buğu geliyor, denedin mi hiç? Buram buram kavun kokusu ile karşılıyor beni arabam, bir dilim karpuzun özlemini çeke çeke, bir türlü çekmek bilmeyen radyo kanallarına söve söve yolu tamamlıyorum. Geliyorum yine buraya, her gün olduğu gibi sıradan, sanki son kezmiş gibi şatafatlı bir giriş yapıyorum içeriye. Sonsuza kadar sürmeyeceğini biliyor, bu küstahlığın bana verdiği yetkiye dayanarak kendimi dünyanın hakimi ilan ediyorum.

Hafif, basit, minik bir dünya özleminin doruğa çıktığı anlar bu anlar. Bu anları en çok ben anlarım. Çeşitli söz sanatlarını yüzdürdüğüm bir nehirim olsun isterim bu anlarımın baş tacı. Ne ağrısın başım isterim, ne aksın gözyaşım..

“ben yıllardan beri.. benle barışmışım…”

Pazartesi Günlüğü : börtü böcek dünyasında sevilen bir kimseyim.

Börtü böcek dünyasında sevilen bir kimseyim. Ne zamanki şöyle uzanıyorum bir tutam otun üzerine o zaman fikir birliği etmişlercesine üzerime üşüşüyorlar. Burnu havada bir insan olduğumdan ilk etapta onların minik bedenlerini fark etmiyor, özensiz davranışlarımla onlara daha çok yer açıyorum bedenimde. Dün yine Pazar gününü fırsat bilip kendimi doğaya salmıştım. Yeterince kalabalık olduğumuzdan insanın hiç bulunmadığı bir yer aramak uzun sürdü. Dört bir yanı ağaçlarla çevrili bir alanda, akan suyun hemen yanı başına konuşlandık. Çok geçmeden kendini serin sulara atmak isteyen ekibimiz hazır etrafta yokken biraz kestireyim istemiştim. Bir güzel yayıldım otların üzerine. Ne olduysa o zaman olmuş olmalı. Gece boyunca önce boynum kaşındı, hassas bir yer neticede boyun, ne kadar kaşıyabilirsin ki? Kıvranmalarım netice vermez, uyuyamazken bir de bileğim kaşınmaya başlamasın mı? Başlamasın isterdim, başladı lakin. Boynuma gösteremediğim hoyratlığı bileğimden esirgemedim. Zaten bu sebeple şimdi kendisi davul gibi! Daha evvel de olmuştu. Ne zaman kendimi doğaya salsam bir yerlerim börtü böcek taradından ele geçiriliyor, ertesi günümü huzursuz ediyordu. Bu sefer de ölmeyeceğim muhtemelen. Önceki seferliğin rahatlığına dayanarak doktora da gitmedim bu kez. Aslında fena olmazdı hani bedenime serum etki ederken biraz şekerleme yapardım.

Bu böceklerden çektiğimi kimseden çekmedim anlayacağın sevgili Pazartesi defteri… Sen de mi kimsin? Her Pazar günümü raporlayacağım deftersin yahu,zor bir gün olduğunu, aklının uykuda olduğunu  bildiğimden ismini basit tuttum. Bunu bile mi anlayamıyorsun!