Bilmesem İnanacağım

 

tanımasam inanırdım söylediklerine.. ama çok iyi tanıyordum, gülüp geçtim.  *****

Dolabın derinliklerinde bulduğum eski bir deftere yazıyorum. Sayfaları tertemiz. Açar açmaz Ağustos’a gidiyor elim, tertemiz bir sayfa. Bir Perşembe günüymüş o yıl, Ağustos’un 10’u. Ayın O’nu.

Satır başlarında alıyorum soluğu. Sorgusuz bir tutsaklık hali bu, çürürsün, inlersin ama kimsenin haddi değildir seni sorgulamak. Ben isterdim, içinde bana anlatmadığın onca şeyi öğrenmeyi, çıkarmayı kuyusundan, buluşturmayı gün ışığıyla. Cevaplarınla kendimi karanlığa gömeceğimi bile bile isterdim aydınlanmasını yüzünün.

Senin aydınlığınla, düşeceğim karanlık arasındaki dehlizde bekliyorum. Soğuk. Sesin geliyor düştüğümde karanlığa. Sesinin her zamankinden farklı bu tonunu hiç duymamıştım, yadırgıyorum. Oysa içinde sonsuz huzur titreşimleri barındıran sesine o kadar sadığım ki, söylediğin her kelime duvarlara çarpıp şekil değiştiriyor yüzüme değerken. Gülümsüyorum istem dışı. Sesinden ne gibi bir kötülük gelebilirdi ki?

Güzel şeyler söylemiyor, sesin. Uzak, soğuk bir karanlığın içine hapsolduğumdan mı bu karamsarlığım, henüz bilmiyorum. Aydınlanır gibi oluyor bazen oda. O an ne kadar umut doldurursam kar sayıp derin bir nefes çekiyorum içime. Kesik kesik veriyorum sonra, bonkör değilim vermelere. Karanlığın ne kadar süreceğini bilmediğimden, idareli kullanıyorum.  Konuşuyorsun, bense seni o kadar iyi tanıyorum ki etki etmiyor sesinin söylediklerini. Senden bağımsız bir uzuv olmuş sesin, bana seni anlatmaya çalışıyor, beni üzmeye çalışıyor. Sesini kontrol edebilsen beni üzmeyi istemezdin, biliyor, gülümsüyorum yine.

Anlatırken seni, kendimi övmeye başlıyorum, sen buna alınıp bencil addediyorsun beni. Oysa benim bu aşkın goncası olduğumu biliyorsun,  sesinle yeşerdiğimi, sesinle açtığımı. Sesin soldurmaya hevesli, söylediklerini bağlasam ayağıma, boşluğa çakılırım ağırlıktan.  Karanlık, atmosfersiz bir yerde durduğumu bilen sesin, senden bağımsız beni aşağı çekmeye çalışıyor.

Bilmesem inanacak, atlayacağım boşluğa.  Laf!

Öğlene vuran sabahlar

Pencereden uğurlama sesleri geliyorken uyandım, belki de karşılama. Pazar sabahı karşılaması için biraz sönüktü sesler bana kalırsa, bu yüzden bunun bir veda olduğunu düşündüm. İstemediği bir yere gitmek zorunda olan birileri var gibiydi, ardı sıra da göndermek istemeyen insanlar. Seslere uyandım. Saat geçmişti, sabah saatlerini kaçırmış olmanın huzursuzluğu ile çıktım yataktan. Yüzümde hala bir mahmurluk, evin içini dolaştım huzursuzlukla.  Sabaha uyandığımda huzursuzca dolaşırım tüm evi, uykunun ağırlığı henüz üzerimdeyse daha bir tedirgin atarım adımlarımı. Yabancı bir eve uyanmak korkusu sarar içimi. Ama her seferinde mutlu olurum uyandığıma, hele bir de evde geçirecek vaktim varsa.  Hiç ekmek kalmamış,  8 tane patatesli minik ekmeğim vardı hafta içi, bitmişler.  Bilseydim dün akşamdan biraz daha yapardım. Bakkala gitmek gerekecek.  Çay, benim mutfağımda en çabuk hazırlanan şey,  kutudan iki tane demlik poşeti çıkarır, demliğe koyarım. Biraz da ıhlamur, minik bir karanfil kokusu çıksın diye. Kaynamış suyla da doldurunca demliği tamamdır, onlar demlenirken patatesleri minik minik doğrar, tavaya alırım az yağ ile, kısık ateşte hazırlanırken onlar ben bir koşu bakkala giderim, hani olmaz ya, biriyle karşılarım oyalanırım diye bahanem hazır olur, “ocakta yemeğim var şekerim.”

Geri geldiğimde çayı demlenmiş, patatesleri üzerine bir yumurtayı kabul eder halde beklerken bulurum. Elimde taze ekmeğim ve çayım vardır. Hayat bir Pazar sabahı daha güzel karşılar beni. Tüm bunlara keyiflenip neşelenirim. Hem belki kahvaltıdan sonra anlatacak şeylerim olur, sabırsızlanırım. Dünyaya gelme sebebim olan yazıya şans verdiği için severim güzel sabahları. Hep onlar adım atıyor diye huzursuzlanır, altta kalmamak için hemen işe koyulurum. Bu hissi severim, bana bir adım gelenin on adımda boynuna dolanmak isteğim küçüklükten kalma. İşin aslı, lütfettiklerini zannedip şımarmasınlar diyedir ya, onu da sonra anlarım.

Öğlene vuran bu sabahlar için en etkili şeydir, çay. Boğazında bir düğüm varsa açar, söylenmemiş sözler için de bir öz güven hissi verir, bu hissi de severim. Anlatmak istersem eğer, ilk his bu olurdu, olmalıydı. O zaman sen de bilir, bu yutkunamama halimin salt gripten olmadığını görürdün. Bu çay etki eder, düğümüm açılırsa görüşürüz. Bunu isteyeceğim.

Şeker kırmızısı

* Fotoğraf

Nedensiz bir şekilde bazen, kızarıverir yanaklarım. Oysa gün, her zamankinden farksız ilerliyor, gözlerim diğer günler gibi yoruluyor, kulaklarım son zamanlardaki gibi ağrıyor ve içimdeki özlemek duygusu yemyeşil duruyor. Tüm bunlardan bağımsız bir kırmızılık, kopuyor kalbimden, yanaklarıma doğru yol alıyor. Sıcaklığını hissediyorum ilkin, ardından gözlerime ışıltı halinde yayılıyor. Kalbimin en temiz yerlerinden aktığı ortada, taptaze. Yaralardan saklana saklana gelmiş, biraz mahcup. Karşılamakta gecikiyorum her seferinde. Günün ortası ilan ettiğim 15:00 sularında birkaç dakikalığına başımı koyuyorum masaya, gözlerimi dinlendiriyor, ruhumu dinliyorum. Sorular sorup, cevaplar alıyor, yenileniyorum. O anlarda sıcaklığını hissediyorum yanaklarımın, utangaçlar biraz. Saklanarak geldikleri belli, bu yüzden sesimi çıkarmıyorum. Günün ikinci ortasına kadar arasında sır saklayan kızlar oluveriyoruz, kıkır kıkır.

Akşama doğru unutmuş oluyorum çoktan. Direksiyona kurulur kurulmaz yayılıyor kırmızılık yeniden.  Şeker kırmızısı bu, tüm hücrelerime yayılıyor tadı. Neşeli şarkılar dinleme zamanı gelmiş, salınmaya başlamışızdır. Biraz Edith Piaf her şeye yetebilir bazen. O an ne telefondaki gergin sesler, ne soğuk, ne ağrı sızı etki etmiyor dünyaya. Kırmızıya boyanmış dünyamız, kabul etmez oluyor başka renkleri.

Nedensizce bazen, kızarıveriyor yanaklarım böyle. Ekşi, yeşil bir elmanın kırmızı şekere bulandığını düşün, ilk bakışta lezzetinden emin olamadığın. Dudaklarım kırmızıya boyanmışken, ekşi elmanın yüzüme verdiği şekil ile tam bir karnaval halindeyim. Yüzümde saklanacak hiçbir şey yok, rengarenk. Işığı veren gözlerim yaşlanmadan, unutmaya yüz tuttuğum şu anları bir yerde toplayayım diyorum, biliyorum ki ışığı sönerse gözlerimin, ne kırmızısı kalır yüzümün, ne yeşilliği, korkuyorum. Şeker kırmızımdan bir iz kalsın istiyorum dünyada.  Altındaki rengi kimseler bilmeyecek.

Sandıktaki Sıra Arkadaşım

Daha evvel bahsetmiş olmalıyım, küçükken henüz ilkokul günlerimden gelen bir gönül ağrım vardır, bu, yalnızca beni üzer. Sıra arkadaşımla küstüğüm zaman tüm okul tarafından dışlanmış hissederdim kendimi, kimse ile konuşamaz, gülemez, hele arkadaşımın olduğu yerlerde duramazdım bile. Sanki tüm okul bana kızgın, şımarık olduğum için beni sevmiyor gibi gelir, uzun teneffüslerde gevrek ayran almak için kantin sırasına bile giremezdim. Sıra arkadaşımla küsmek beni tüm dünyadan soyutlamaya yetiyordu. Şimdi bir sıram yok, bir sıra arkadaşım yok. Bir kelimesi ile hayata küseceğim bir arkadaşım hiç yok, belki de ben o sıradaki küçük kız değilim. Ancak aylardır, hayata sıra arkadaşına küsmüş kız gibi bakıyorum. Herkesten kaçıyor, en keyif alarak yaptığım şeylerden uzak tutuyorum kendimi. Elimi kağıda kaleme sürmüyor, sövüyorum bu ruh haline.

Tüm hafta dün geceyi bekledim, Cumartesi gecesini, eve geldim, yemeğimi yaptım bir güzel. Çamaşırları attım bir çırpıda makineye, yemeğimi yedim. Oturdum masama, aldım elime kağıdı kalemi, rahat olmadığını düşündüm sandalyemin. Huysuz ve sinir bozucu bir kapris yapmaya hakkım olduğunu düşünüp geçtim rahat koltuğa, üzerine battaniye yayılmış, rahat koltuğuma. Sonrasını hatırlamıyorum, kağıtta bir şeyler yazıyor, çok da mühim olmayan. Gözlerimi açtığımda saat sabahın 5ini gösteriyordu. Bu da bir şans diye düşünerek kağıttakileri bilgisayara aktarayım dedim, hemen yanımdaki masadan bilgisayarımı aldım kucağıma, birkaç cümleyi aktarmışken “düşük pil” dedi bilgisayarım bana sağ aşağıdan, Oradan gelen uyarılar hep içimi huzursuz eder zaten. Yerimden kalkıp şarj aleti almaya üşendim. Kapattım usulca kapağını, üzerimdeki hırkaya sarılıp yatağa girdim, kulağımda güzel melodiler vardı en son. Uykuya yeniden kendimi teslim etmem çok zor olmuyor ya,  bana hayatın bir lüksü olarak görüyorum bunu. En zor anlardan uykuya giderim, çok daha kolay gelirim.

Bu sabaha uyandığımda havanın dünkünden daha güzel olduğunu görmek bile keyiflenmeme yetti. Pencereyi açtığımda gözlerimin kamaşmasını çok severim. Üstüne çayım lezzetli olmuşsa ve birkaç kurabiyem varsa kahvaltı öncesi kendimi şımartabilecek çok şanslı hissederim kendimi.

Bu Pazar sabahının bana gösterdiği güneşe aldanarak, sıra arkadaşımı sandıktan çıkarıp haklı ben bile olsam, özürler diledim. Şımarıklıklar yaptım barışalım diye, o da çocuktu, pek dayanamadı. Şimdi hayatla barışmış şu halimle kahvaltımı yapacak, evi bir güzel temizleyecek ve kendime de bol torpilli bir kahve yapacağım. Güneş hala kendini gösteriyorsa çıkar birkaç parça da üst baş alırım kendime.