Bir kitap arasındadır bazen eski

“Ereli cân kulağına senin aşkın nidâsından
Olur lebbeyk işi gökde tavâf eyler safâsından”

Bugünü yaşarken, kapılmışken tam da günlük telaşlara, bir selam geliyor eskiden.  Eski, soluk aldığım her an yanımda geziyor.  Anlatıyor, gösteriyor, okutuyor, tattırıyor. Eski, hayatın bir köşesinden beni izliyor, kendini hatırlatıyor keyif almam için an’dan.

97860543221903-203x300Bu küçük şehirde kendimi tek iyi hissettiğim yerdeyim, kitapçıda.  Sahipleri ne kadar uzaksa kitaptan, o kadar yakınım ben satırlara. Terk edilmiş gibi duran o kitaplar ben içeri girdiğim anda konuşmaya başlıyorlar. Sessizce katılıyorum onlara, günün en eğlenceli anları. Birkaç dakika çalıyoruz ya şu hayattan, yetiyor bu keyif hepimize.  Zannedersin ki koca şehirde bir tek ben anlayabilirim onları, bir tek bana açılabilir sayfaları. Öyle de oluyor, hiç beklemediğim anlarda, beklenmedik sayfaları açıyor ellerim. Orada bir yerde eski, beni izliyor. Ne yapmak istediğimi ben bilmezken, o anlıyor, dirseğimle çarpıyorum kapıdan girer girmez bir kitaba. Yere düşüyor, elime alıyorum.  Koyu yeşil bir arka kapak, siyah yazılar belli belirsiz okunuyor. Fatih, diye başlıyor, kitap. Gelmiş geçmiş en büyük ve en renkli hükümdar.  Kültürlü. Asker. Fatih!

Ve şair diyor sonra, Avni. Bir ruh kahramanı. Fatih!

Divan edebiyatına ne kadar tutku ile bağlı olduğum ortada. İskender Pala’ya hürmetim sonsuz. Gazel desen, hayatımın bir bölümünü ona ayıracağım günü sabırsızlıkla beklediğim bir engin deniz.  Ama bilmiyorum Fatih’i, tanımıyorum. Eski bunu görüyor, bir an evvel tanımam gerektiğini bana anlatıyor, hiç beklemediğim bir anda çıkarıyor karşıma. Karşımda aklımın bir köşesinde öylece duran bir adamı buluyorum ilkin, Hz. Peygamber’in kutlu müjdesine mazhar olan komutan, İstanbul’u fethedip doğunun ve batının imparatoru olarak karşımda. Anlatıyor eski, biraz daha tanıyalım birbirimizi diye devam ediyor satırlara. Hükümdar kalkıyor tahtından ansızın, geçiyor bir yazı masasına. Üzerinde şaşalı kıyafetleri yok bu sefer, gözleri ise çocuk. Duygulu bir çocuk oluyor bir anda koskoca hükümdar. Dokundukça kalemine titriyor masa, ellerinin titrediğini saklamak için hükümdarının.

O gece ben, sabahın ilk ışıklarına kadar hayalimde bile canlandırmadığım bir adamı tanıyorum, eski zamanın tam da içinden gelmiş, uzak ama çok yakın. Eski o gece, daha bilmediğim bir sürü an olduğunu müjdeliyor, her saniye bir adım daha yaklaşmanın heyecanı ile geçiriyorum günleri. Bir dirsek temasında daha hangi güzelliği bahşedecek, bekliyorum.

Eski zaman aşkları, leb’den gelir. Oradan kalbe iner usulca. Günün içinde, günden ötedir.

*Kitap

Dengedir Eski

Bakma sen aklının başından gitmelerine, dengedir eski. Zamanın dengesi, yaşamın soluk noktasıdır.

Eski aşklar, zamandan ötedir. Sınırı kolay çizilmemiş bir dünyanın içinde geçer bu zaman. El emeği ile dokunmuştur tüm sınırları, kıyılarında hep bir deniz bulunur. Serindir kıyıları eski aşkların, sevdadan nefesi kesilmiş aşıklara devadır suları. Eski aşklar, denizden gelir, sudan. Akıp giden zaman değil, mucizedir. Her sabah eski, bir mucizenin doğuşuna tanıklık eder, güneşe selam durur, yelkenlerini suya indirir. Denizde fırtına çıksa da bazen, dengedir eski. Kolay doğrulur, kurulur kıyısına aşkın yeniden.

Eski, kendini her nefeste yeniler, eskimez.

Biz eski zaman aşıkları, dengede yaşarız, zamanın dengesinde. Yerimizi biliriz, acemi konuklar değilizdir aşkta. Koynuna sokulduğumuz zaman, bize dengeyi fısıldar gece yarıları. Bu yüzden, yorgun geçen günlerin sonunda soru sormayız biz. Sormak, bu dünyanın işidir.  Bizi kolay teslim alan geceye hürmetimizden sessizdir bakışlarımız. Anlatmak istediklerimiz gözlerimizin ferindedir, sesimiz orada.

Eski zaman kadını, dengede durur, dengede tutar. Basit kurar cümlelerini, bin anlam yükler. Sevgisiz kelam nedir bilmez, her cümleden sevgiyi çıkarır, özenle katlar, tertemiz saklar. Biz eski zaman kadınları günün sonunda sevgiyi dilimize dolar, öper koklar uykuya uğurlarız. Ertesi sabaha dinlenmiş uyanır sevgi, çoğalmak için hazırdır. Aşkla uyuruz her gece.

Günü aşksız bitirmek ne denli güç, biliriz.

Eski Hayat’tır

Dokunsan ağlayacak gibi durduğuna bakma, aslında hayattır eski, neşedir. Gücünü güneşten alır, yaşamla beslenir. Bahçesinde hep taze çiçekler durur, kalbi günebakan çiçeği.  Menekşe’nin Kasım ayında açmasıdır eski. Yaşamın tam ortasında, yaşantının uzağındadır. Günlük telaşlar yoramaz eskiyi. Kolay uzaklaşır hayatın dertlerinden, sepetinde hep huzur barındırır, yorgun akşamlarda kalbine doldurmak için.

Eski zaman kadınları, güneşten alır neşesini. Pencereden sızan güneşe uyanır, gözlerinin ışıltısı güneşten gelir. Güneşli sabahlara açılır kolları, güzel düşlere. Tabağında hep mutluluk vardır, ne kadar tüketsen yenisini ekler hemen. Eski zaman kadını, gücünü mutlu etmekten alır. Yorulsa da günlük hayatta, asıl olan hayatın tadını çıkarmayı bilir. Günün kalabalığında tüketmez ömrünü.  Hayatın ne olduğunu bilir eski zaman kadını, yolları hep hayata çıkarır.

Tuttu mu kalbinin orta yerinden, çeker yaşamın koynuna.  Bir tatlı huzurdur orası, koklamaya doyamazsın.

Hayattır, eski. Hayat doludur kadını.

Hayat, sonsuzdur.

Sevgiden vazgeçmek üzerine bencilce konuşmalar

“İşte, yeryüzünde  yalnızım; kendimle baş başayım; artık ne kardeşim var, ne benzerim, ne de dostum. İnsanların en seveceni, en cana yakını, bu insanlar arasından söz birliğiyle çıkarıldı. Bunlar, düşmanlıklarını hainliğin son sınırına götürerek, duyarlı ruhuma hangi üzüntünün daha çok dokunabileceğini araştırıyorlar ve beni kendileriyle birleştiren bağların hepsini kesip attılar. Kendileri istemese de, onları sevebilecektim; sevgimden ancak insan olmaktan çıkmak yoluyla kurtuldular. “

Uyurken cümleler kuruyorum, o anlarda sesim çıkıyor mu, bilmiyorum. Bazen, bildiğim cümleler geçiyor aklımdan, bazense kendi cümlelerimi kuruyorum. Benimle birlikte bu sabaha“sevgimden ancak, insan olmaktan çıkmak yoluyla kurtulabilirsin” cümlesi gelmişti.  Tanıdıktı. Bazen kendi yazdığım bir cümle olabiliyordu bu diye, açtım bilgisayarımı. Binlerce kelimelik arşivde arama yapmak öyle zor ki, bulamadım. Öyleyse, henüz benim değildir. Kitaplığın önüne yere oturdum. Dikkatle baktım kitaplara, hangisinde böyle bir cümle yer etmiş olabilir diye hepsi üzerinde birer ikişer dakika düşündüm. O anlarda bazılarını çok özlediğimi fark ettiğimde yerde benimle birlikte 5 kitap daha oturuyordu.  Epey ilerilerde buldum sonra kitabı. Okumak için elime almayalı uzun zaman olmuş;  Yalnız Gezerin Düşleri.

Yalnızlık kendime sakladığım kelimelerden biridir, anlatmayı sevmem.  Bu yüzden, yalnızlık hallerinden bahsetmeyeceğim, sevgi üzerine bir konuşma olacak bu.  Tarifi sınırsız olan bir sevgiden bahsedeceğim. İnsana karşı sonsuz bir sevgi besleyen ben,  hangi durumlarda bu duyguyu kovarım; ondan.

Özlemek. Bu kelime ile ilgili sorunlarım var. Özleyince soğuyorum.  Buz gibi bir havadır özlem ve hissetmek duygusu sımsıcak bir ateş. Biraz uzaklaştığımda, buz kesiyorum.  Sevgimin tükendiği anlar bu anlara denk gelir. Kendime karşı büyük merhamet besliyorum. Bu, kendini çok sevmek, diğer insanlardan üstün görmek değil, başka bir duygu, bambaşka.  Bu nedenle kendimi bazen cam bir fanusa hapsettiğim, kötülüklerden uzak tuttuğum doğrudur.  Üzüntüye yol açacak kapıların hep kapalı kalması gerekir. Kendimi koruma altına aldığımda öncelikli olarak bunlara dikkat ederim. Bu yüzden özlemem, özlemek duygusu beni hırçın bir insan yapar. Tıpkı çocuk gibi, tüm gün annesi işe gittiği için mutsuz olan çocuk, kadın türlü sıkıntılarla boğuştuğu günün sonunda evine gelir ve karşısında huzursuz bir çocuk bulur. Özlemektendir o.  Bunu genellikle anlatmakta güçlük çekerim ve bu yüzden kaybettiğim çok şey olmuştur. Bu yüzden özlemem. Özlemek, sevgimi azaltır.  Sevmekten vazgeçmeyi hiç istemem.

Beklenti. Bu da sevgimi azaltır. Benden beklenilenler değil, aksine ne kadar fedakar olmam istenirse o kadar şevkle dolar, sevgimi sunma fırsatı verildiği için şükran duygum harekete geçer.  Benim beklediğim anlardır en uzak olduğum anlar. Bir köşede oturup haber bekleme halinden bahsediyorum, bundan haz etmem. Bekledikçe üzüntüm artar çünkü. Kendime karşı geliştirdiğim koruma içgüdüm deveye girer, derhal beklentisiz bir insan haline bürünürüm. Bunu da genellikle anlatmakta güçlük çekerim ve bu yüzden kaybettiğim çok şey olmuştur. Bu yüzden beklemem. Beklemek, sevgimi azaltır. Sevmekten vazgeçmeyi hiç istemem.

Başlarda bahsettiğim “insan olmaktan çıkma” durumu ise bambaşkadır. Sevmekten hemen uzaklaşırım bunu hissettiğimde. İnsana ait değerler vardır, yaşadığını hissetmem gerekir sevmek için. Bir çocuğa yaklaşımıyla, kadına, bir yaşlıya ya da kendine olan merhametiyle anlaşılır hemen insani değeri bir kişinin. Bunu anlamak zor değildir, kolay fark ederim ve bu yüzden kazandığım çok şey olmuştur.

İnsanları sevmekten kolayca vazgeçmem. Vazgeçmek en çok bana zarar verir.

Denizdedir eski

Bu dünyaya karşı gelir eskiler.  Dünyanın tüm nimetlerine şükran duyup, dünyevi zevklerden ayrı tutarlar aşklarını. Anlık öfkeye yenik düşmez, kıskançlık denen zehre teslim olmazlar.  Günü birlik aşklar değildir yaşadıkları, günlük telaşlara kurban etmezler.

Eski aşklar, dünya dışındadır, dünyayla birlik.

Biz eski zaman kadınları, bu dünyadan uzakta yaşarız aşklarımızı. Dalgalı denizlerden ilham alır ama uysal nehirlere akarız.  Aza kanaat getirir, gözümüzü tok tutarız.  Tutsa da bazen bizi bir fırtına, sarsa da alevler dört bir yanımızı, çoğalır sularımız ansızın. Ateşi serinletir, kısa tutarız öfkemizi. Yeninin içinde hep eskiyi ararız, kimin emaneti olduğuna bakar, yaralarını buluruz ilkin. Üzerinde bir de dua varsa bir kadından,  teslim alır emanetini, koruruz sonsuza kadar. Biz eski zaman kadınıyız, saklanıp göğse uyumayı da biliriz, uyutmayı da.

Özlem ağır basar bazen, öfkeye yenik düşeriz. Baş etmek nedir bilmez, boyun eğeriz. Ne gelirse başımıza, sevdadan gelsin isteriz. Ama aşktan gözümüz kör olmaz, baktığımız yeri aydınlatırız biz.

Eski zaman aşkları,  yangınla başlar, denizde son bulur.

Deniz, sonsuzdur.