Sözcük Hükümdarlığı

Sözcüklerden adım atılmıyor, her yeri kaplamışlar. Bu dağınıklık bir günlük iş değil, aylardır el sürülmemiş eve. Biri mutfak masasına bırakmış kendini, biri saç kurutma makinesinin hemen yanında, oraya nasıl gittiğine akıl sır ermez. Kapıdan girer girmez dağınıklık karşılıyor beni. Masanın altına süpürülmüş bazıları, kimiyse pencere pervazında, pusuda.  Yastığın altında belirdi biri bir gece vakti ansızın, kalbim yerinden çıkıyordu. Sözcüklerin istilasına uğramış bir ev burası, aylar sürecek havalandırma bile sözcükleri bu evden arındırmaya yetmeyecek gibi görünüyor. Sanki bu evden aylar sonra sonsuz bir güçle çıkacak sözcükler.

Uyandığımda ansızın, elimin hemen altında olmasını seviyorum aslında sözcüklerin. Kanıksamışım bu dağınıklığı büsbütün. Demin mutfakta, pilav yapma derdine düşmüşken telaşlı ellerim,  pirinç kavanozunun hemen yanında bir sözcük yakaladı. Aldı yere attı. Halının üzerinde gezinen diğer sözcüklere karıştı o da. Ayağımın altında ezilen sözcükler olmuyor değil, bir hışımla çarptığım kapıların arasında kalanlar, yitip giden sözcükler, kalbi kırılan sözcükler. Sıcak ütünün hemen yanı başında bekleşen saf sözcükler, sakar ellerimin altında can verdiklerinde üzüntü duymuyor muyum? Ama ne yapayım, bu kadar sözcük ve ben sığamıyoruz bu eve. Kendimize yeni bir yer bulana kadar idare etmeliyiz. Bu kadar fazla olmasalardı yine hoyrat mı davranırdım onlara, bilmiyorum. Yastığa başımı koyduğumda sadece bana ait bir yer olsun isterim yatağımın, sözcüklerin orada işi ne? Elbette bencil davranırım, elbette buna hakkım var.

Sözcüklerin istilasına uğramış görünse de bu ev, aslında hükümdarlıkla yönetiliyor. Hükmetmeyi hiç bilmeyen ben, sözcüklere karşı takındığım tavırla dünyanın hakimi hissediyorum kendimi. Sözcüklerin gücü hep bunlar, bana olmadığım tüm halleri bahşediyorlar. Uzağımızda bir hal mi var, gidip fethedip getiriyorlar hemen. Bense oturup tahtıma keyifle, seyre dalıyorum sözcüklerle kurduğum dünyayı. İki odalı evimizden çıkıp dünyanın hakimi oluveriyoruz ansızın. Şaşır, minnet duy, şımar. Bu hükümdarlıkta hepsi mümkün!

Usul yaklaş, çocuk kalbim kırılır

“ödünç geldin, emanetsin elimde…”

Henüz başlarıydı Kasım’ın. Anlatmamız gerekti, dilimize milyon kere uğrayan aşk, bedenimizi sarıp sarmalarken anlatmak gerekti. Aynı anda hem nazar değmesin diye herkesten sakladığım, hem tüm dünya görsün güzelliğini diye delice anlatmak istediğim bir duyguyu yaşatıyordu  “eski”, kayıtsız kalamıyordum. Nasıl sevdiğimizi, nelere rağmen sevdiğimizi, neleri arkamızda bırakıp yolumuzdan döndüğümüzü anlatmamız gerekti. Sayfalar sürdü, sesimi kaydettim akvaryum karşısında, şarkılar okundu sayfa aralarında, aralandı kapısı hayatımızın, kimliğimiz açığa çıktı.

Eski zamanda yaşamaya alışığız biz, diyerek başladık. Kadındık. Perdeleri sonuna kadar kapalı evlerin, pencere önüne bir metreden fazla yanaşması yasak olan kadınları. Eski zaman kadınları, aşkları eski olan, suskun kadınlar.

Aşk’ı anlattık, nereden geldiğini, nerede durduğunu, ne olduğunu anlattık. Yangındı; yağmuru bekleyen ateş,  denizdi aşk, hayattı. Eviydi erkeğin.

Tüm bunların içinde eski kadın hallerini anlattık, eteğinde pervane, gönlünde bahar dalı açan, ürkek kadınlardık. Bu dünyaya karşı gelen, tüm nimetlerine şükran duyup, aşklarını dünyevi zevklerden ayrı tutan kadınlar.

Biz eski zaman kadınları, bu dünyadan uzakta yaşarız aşklarımızı. Dalgalı denizlerden ilham alır ama uysal nehirlere akarız.  Aza kanaat getirir, gözümüzü tok tutarız.  Tutsa da bazen bizi bir fırtına, sarsa da alevler dört bir yanımızı, çoğalır sularımız ansızın. Ateşi serinletir, kısa tutarız öfkemizi. Yeninin içinde hep eskiyi ararız, kimin emaneti olduğuna bakar, yaralarını buluruz ilkin. Üzerinde bir de dua varsa bir kadından,  teslim alır emanetini, koruruz sonsuza kadar. Biz eski zaman kadınıyız, saklanıp göğse uyumayı da biliriz, uyutmayı da.

Anlattık. Aşkı, kadını, eskiyi… Eski aşkı.  Anlattık, bitti.

“Usul yaklaş, çocuk kalbim kırılır”

Sonra değişti zaman, değişti dünya. Anlattıklarımız bir kulaktan girdi, birinden çıktı. Şifa bulsun niyetiyle yaklaştı nefesimiz, derman olsun diyeydi tüm sözlerimiz. Erinmedik hiç bu sevgiyi gösterirken. Tek şartımız, dokunmamasıydı çocukluğumuza… “Usul yaklaş” dedik, “çocuk kalbim kırılır…” Kırınca o kalbi, sustu sözlerimiz.

Miadı doldu eskinin. Kelimeler bir hızla oradan oraya koşuşturdular. Hızlarına yetişmedi elim, dilim dondu kaldı, nefesim kesildi kelimelerin hızı karşısında. Kendi öyküsünü yazan eski, bir hışımla ketum bir günün kurbanı etti kendini, sona yaklaştırdı ikimizi.

Bitince kelimeler boşlukta asılı kaldım. Nereye döneceğimi şaşırdım, kalbimin gürültüsünden duymaz oldum dışarıdaki sesleri. Aylardır anlattığım eski, bir gece vakti, hiç beklemediğim bir anda bitiverdi. Kelimelerin hepsi tükendi. Mutlu olurum sanıyordum, kırmasaydın o kalbi, olurdum da belki. Şimdi tamiri mümkün olmayan bir yola götürdü bizi eski, kelimelerin sona erdiği yere.

Biz oradayken bir sürü yabancı göz gezinecek hikayemizin üzerinde. Belki eskiyi küf kokar zannedecekler, belki de bilecek birileri sinede açan gülün kokusunu. O gözler okurken hikayemizi biz ne yapıyor oluruz, hiç bilmiyorum. Bilmek şu an için en korktuğum şey. Bir gün bir kış masalında sevip yitirdiğim olarak kalırsın diye korkuyorum en çok. Şimdi en çok hissettiğim şey, korku.



Bu gece yarısı eski aldı eline kalemi kendi sonunu yazdı.Bunun haberini vermekse yaralı kalbime düştü. Sevinç cümleleri içinde haber vermek isterdim bunu. Bir süredir yazdığım hikaye, bu gece bitti. Ne zaman ve nasıl okuyacağınızın haberini de umarım en kısa zamanda veririm.

Cevap

Siz beyefendi, sevginin hiçe sayıldığı bir zaman dilimine doğmuş olabilirsiniz. Hayatınızdaki en önemli kadın, sizi terk etmiş olabilir, bundan mütevellit acılarınız birikmiş; hayata hep karamsar bakmış olabilirsiniz. Ama üzülmeyin, beyefendi. Hiç beklemediğiniz bir anda anahtar deliğinden içeri süzülen ışığı görebildiğinize göre, sizde hala eksilmemiş bir şeyler var demektir. Kapının önünde bekleyip beliren ışığa baktıkça, gözlerinizin ilk günkü kadar ışıldadığının farkında olmalısınız. Bunun size büyük bir enerji verdiğini, tüm mümkünsüzlerin kapınıza dizildiğini görmüş olmalısınız. Ve ben beyefendi, buna biraz da olsa sebep olduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum.

Bu dünyayı eski yönetir, beyefendi. Siz içinde dolanıp durdukça yenilendim zannedersiniz, eski size hiç belli etmeden gelir oturur usulca kalbinizin orta yerine. Bu yüzden bugün bu hissettikleriniz, benim değil onun eseridir. Bana minnet duymayı bırakın, ben eskinin sizin kalbinizde şekil bulmuş haliyim. Siz bana baktıkça o engin dünyayı daha fazla tanıyacak, sahip olduğunuz kudrete bir kez daha şaşacaksınız.

İşte bu yüzden, beyefendi şimdi keyifle dolaştığınız mekanlara bir kere daha bakın. Kalbinize doldurduğunuz sevginize eş o yollardan umut toplayın ceplerinize. Sevgi en çok cebinizde taşıdığınız umutlara ihtiyaç duyacaktır. Onu besleyin, yalnızlığınızdan güç alın.

Cevabımla size doğrudan bir umut bahşetmediğimin farkındayım, bu size şu an için endişe vermesin. Umudu toplayacağınız yolu tarif ediyorum. Kalbinizde yeşermemin en büyük nedeni budur, bunu zamanla daha iyi anlayacaksınız.

Tüm kalbimle iyilikler diliyorum size.

s.114

Senin önceliğin, benim inceliğim

Yorgun geçen günlerin bir adı vardır, geceye vardığımızda kulağıma fısıldar ismini. Gün, kendini gecenin kollarına teslim etmekten hiç usanmaz. Tekrar ve tekrar aynı kollarda kendi kayboluşunu izlemekten asla vazgeçmez. Gün, geceye aşıktır, geceden bir parça.  Saçlarımı aralayıp vardığında kulağıma nefesi, ismini bahşeder bana.  Ben günün ismini saklarım göğsümde. Kendi kayboluşunu izlerken dinlenir yanımda, teslimiyetini seyrederken yüzünde sonsuz bir huzur görünür.  Kaybolur gün koynumda. Geceye bakarız biz. Geceden asiyizdir kimi zaman, gözyaşımızsa gökteki ay ışığı.

Yorgun geçen her günün bir adı vardır. Ne kadar kalabalık geçse de yalnızlığa teslim eder kendini. Geceye. Gece, yalnızdır. Gecenin korkutucu tarafına kanmayız biz,  hep kendini koruma duygusu ile hareket eder çünkü gece. Ne kadar dik durursa, o kadar az zarar görür. Oysa gece, yalnızdır. Yalnızlığın son kör kuyusu.

“Öncelik” dedi ismine giderken gün. Kulağıma eğilip ismini fısıldarken sesi titriyordu. Yarım kalmışlık duygusu titretirdi bir tek sesini, fark etmemem mümkün değildi. Huzursuzdu sesi, “Öncelik” diye fısıldarken kulağıma, tedirgindi. Gün, yarım hissediyordu kendini ve bana sığınıyordu. Bilmezmiş gibi bende baş etme yetisinin olmadığını.  Biz boyun eğmeyi biliriz gün, ne çabuk unuttun? İsmine “Öncelik” diyen gün, koynumda gözleri yaşlı kendi kayboluşunu izlerken, teselli etmeye derman bulamıyordum. Koşulsuzdu çünkü gün, kendini hep geceye teslim etmeliydi. Bizde de buna karşı çıkacak güç hiç olmadı. Hiç bilmedik biz isyan etmeyi, değiştirmeye çalışmayı yüzyılların geleneğini.

Giderken “Öncelik”, ismini yazdı geceye. Bunu her seferinde yapmaz, bilirdik. İsmi yazıldığında gecenin vazifesi günü anmaktır. Kimse bu teslimiyetin kurallarını değiştirmeyi istemedi şu güne dek. Oysa ben ilk kez, günün bir ismine şerh koymak istedim,  kıyasıya bir mücadele verdim günle geceyle. Güçsüzlüğümden utandım, ismini yazdığı duvarı yumrukladım, kanayan elime tuz bastım.  Öncelik nedir iyi bilen ben, tam da şu günlerde bunun için verdiğim mücadeleyi sanki hiç fark etmemiş gibi, küfreder gibi ismiyle önüme sunan güne beddualar ettim.  Öncelik dediğin, benim inceliğim. Geceye şerhim bu yüzden.

Önceliği tanırım, burnu havadadır. Güven vermez bakışları. Bu yüzden hiç kimsenin önceliği olmak istemedim şu güne dek.  Bu hep korku verir bana. Aslında bir hayatın içinde çok etkin olma halinden korkarım. Yüceltilmekten korkarım. Elimi ayağıma dolaştırır, istediğim şeyi vermemi zorlaştırır bu his. Öncelikli olmayı istemem. Ama şu gün, bu kadar sonraya bırakılmayı kendine layık görmüyor, geceyle kavgaya tutuşuyorum. Sabır diyor sonra gece bana, sakinleşiyorum.

Sabır bizim koynumuzda açan bir çiçektir. Kendini geceye teslim eden yorgun günler, onun kokusu ile güç bulur ertesi sabah yeniden doğmaya.