Eskinin üç durağı, Gece, Kanaat, Araf

Zamandan bağımsız bir geceydi. Geçmişi sorgulamayan, gelecek kaygısı olmayan o gece, ne zaman başlayıp hangi anda sona erdi, kestirmek zor. Bu yüzden o gecenin başka bir zaman diliminde bizsiz devam ettiğini düşünüyor, ihtimal veremiyorum bitmiş olacağına.

EPSON scanner image

Zamandan bağımsız, zamanın koynundaki o gece, en candan arkadaşım oldu sonra. Anlatmak güzelliğini, çok zor. Hele ki özlem bu denli içime işlemiş, elimi ayağımı tutmaz kılmışken, daha zor. Bir başka zaman diliminde devam eden o gece bazı anlar kulağıma eğiliyor, sesleri sen de duyuyor musun? Başka gecelerin koynunda iken o gece koruyor bizi. Senin beni, benim seni saramadığımız diğer geceler gibi değil, ayrı ayrı geçen geceler gibi değil. Hepsinden başka, hepsine uzak bir gece.  O gecenin kudreti çok yüksek, tüm sabahlara o geceden geçerek ulaşıyorum ben. Tüm sabahlara seni yeniden, ilk kez severmiş gibi başlayışım bundan. Senin beni kırmaların sonrası kolay kabullenişlerim bundan. Unutmam bundan, affedişim.

Bambaşka bir düzlemde bizsiz devam eden gece, kulağıma hep “kanaat” der. Düş görmek, hayalin selamı ile yetinmektir, kanaat.  Aziz olur derler, kanaat eden.  Gerçek zenginlik koyarlar adını. Kanaat eskiden gelir, eski bilir bir tek yetinmeyi. Kanaat o gecenin öğretisidir. Geceyi bekler bu yüzden, geceden geldiği için.

“Gündüz boyu cimrilik ediyorsun; ama gece örtüsünü çevreye yayınca cömert davranıyorsun. Kendini temsilen güneş gönderiyorsun yanıma. Ne büyük yanlış! Böyle yapmakta ne denli haksızsın!
Senin uzak hayalin beni ziyaret etti. Geldi yanıma, en sonunda kavuştuk, işte başucumda oturuyor, can yoldaşım oluyor.
Ne ki yaşamın güzelliklerini bana engelledin; öte yandan güzel kokusunu içime çekmeme izin verdin.

Demek oluyor ki ben Araf ehlindenim. Cennet benim durağım değil, ama Cehennem’den de korkmuyorum.”

Korkuyu siler gece. Tevekkül, erinmek değildir, kaçmak hele,  hiç değil. Yapılacak şeyden kaçmak yerine, kararı O’na bırakmaktır tevekkül. Bu yüzden kanaat öğretilmiştir kalbimize. Biz eski zaman kadınları aza kanaat getirir, gözümüzü tok tutarız. Özlemenin deli çağına yenik düştüğümüzde gece gelir fısıldar kulağımıza yeniden, sabaha varırız.  Her gecenin sonunu, o geceden hayır duası ile getiririz.

Kalbin kırıklığına merhem, kanaattir. Yaraları en kolay onunla sararız. Kan akar bazen, hayra yorarız. Ona doğru yol alır kanımız, sevgilinin varlığını hisseder, ona doğru taşar damarlarımızdan biliriz. Haksız yere öldürülürüz bazen. Hepsinin sonu geceye varır, Araf eşiğinde duran o geceye. Sevgilinin zulmü bile sevinç verir kalbimize.  Ondan gelir rıza, ondan gelir metanet, kabulleniş geceden gelir. Her günün sabahı bir geceden geçer. Zamandan öte, içinde senin benim olmadığım geceden geçer sevgimiz.

Gecedir eski, geceden gelir. Durağı gece, durduğu kanaat, vardığı ise Araf’tır.

Bir Roman Günlüğü; “Bela”

“Bir nehrin kıyısında takılı kalmışım. Hissettiklerime bakılırsa, ‘varsın olsun’ diyememişim, var’amamışım, var’olamamışım, varamamış ama yok olmayı da göze alamadığımdan, ‘var’da takılı kalmışım. “ Sy.9

Tutkuyla bağlı olduğum romanlar var, bir de bu romanların yazarları. Hayatımda en önemli yerde duran yazarlarım var, yeni keşiflerimde herkesten sakınmak için çaba sarf ettiğim. Bu yüzden hep, çok az bilinen, bilenler tarafından da köşe bucak saklanan bir yazar olma hayalim var. Bazen bir roman sadece ismi ile dikkatimi çekebilmiş, kimi zamanda son derece basit düşünüp kapağı için elime almışımdır.

Bu kez, işin rengi bambaşka.
İlk kez bir romana henüz elime geçmeden tutku ile bağlandım, yazarından mütevellit muhakkak.

bela_suzannur_basarslan

Aylardır beklediğim an, elimin altında roman. Hem de çok beklediğimi bilen bir güzel insan tarafından özenle gönderilmiş. Bir de süs ekleyivermiş sol üst köşesine, güzel dost. *

İsmini okuyorum önce, sağ üst köşede; Suzan Nur Başarslan.  “Nur” gibi , apaydınlık hislere kapılıyorum. Ardından, Bela. Henüz bir satırını dahi okumadan işliyor içime, torpilin hiç sırası değil diyor eleştirel yanım. Ama akşama daha çok var. O halde kitap falının tam sırası!

“Tüm kelimeleri topla, kün’e gelir dayanır, kün’ün anlattığından fazlasını anlatmaz. Kün gelir Bela’ya dayanır. Bela, hem rızadır, hem kelime.

Kelimelere, kelimelerin söylediğine, kelimelerle söylediğine rıza göster, gösteremiyorsan söyleme. Kelimeyle kuruldu dünya, kelimeyle yıkılacak. Kur’an ve yık!andır kelime. Kuran ve yıkan. Kuramıyorsan, yıkmayacaksın” Sy.23

Asılı kalıyorum kuytusunda kelimenin. Kelime, Bela, Kün, hiç olmadığı kadar aydınlanıyor zihnimde. Satırlar arasından en güzel kelimeleri seçebildiğimi düşünüyorum, elim kolum titrek. Sabırsızım, bir sayfa daha açıyor ellerim. Faucault Sarkacı’ndan Belbo karşılıyor beni, “İnsan niçin roman yazar? Tarihi yeniden yazmak için. Sonradan gerçekleşen tarihi.”

Bunu neden yazdığını düşünüyorum. Sonra, bu romanı neyin anısı olarak kaleme aldığını. Yazar ile bütünleşiyor, karşıma alıyorum O’nu. “Sen” diyorum O’na ilk kez, sizli bizli halleri bırakıyorum bir kenara. Yeni tanıştığım bir yazar olarak göremiyor, ansızın daha bağlanıyorum sana. Oysa yazarından bağımsız olarak okuyacak, tüm objektifliğimle inceleyecektim, ne çabuk büyüsüne kapıldım kelimelerin, iki fal ile nasıl girdim o büyülü dünyaya.

Akşam huzursuz bir kalabalık  karşılıyor beni evde, bir an evvel geceyi beklemekten başka çarem yok. İlk dört bölümü tam üç kez okuyorum. Korkmuştum, beşinci bölümün hemen başında “ölüm” duruyordu çünkü. Korkarım ölümden, soğurum ansızın. Yazının ölüme değdiği o anda dördüncü kere başa almayarak uykuya uğurluyorum kendimi. Ölüm’ün o en kısa haline.

“Ölüm bazen burnunun dibinde insanın ve insan, bazen burnunun dibini göremeyecek kadar kördür.” Sy.27

Ertesi sabah güne erken merhaba dedim. Erken uyanılan sabahlarım şiire açılır, özlediğim bir şiirle selam yollarım şairine. Sabahın selamına kıymet verir, Günaydın’ımı eksik etmem bu yüzden sevdiğim kalplerden. Gözlerimin o sabah şiire değil, Bela’ya açılmasının bir anlamı olmalı. Bela’nın “kabul etmek” anlamına. Hızlıca geçiyorum o sabah ölümü. Kıyısından geçerken bile ürperti doluyum. Acıdığını hissediyorum kalbimin. Bunu sana söylesem o dost kalbinle beni rahatlatacağını bilirdim. Kelimelerin koştu geldi imdadıma o sabah o acıyı hissederken, elin değdi omzuma.

“Uzaklaştıkça acı , daussılaya dönüşüyordu; yakınlaştıkça, göz yaşına.” Sy.46

Oracıkta bir damla göz yaşım aktı o sabah. Yakınlarındaydım acının, sonraki birkaç gün hiç dinmedi. Herkesten ırak olduğum anlarda aktı, etrafın kalabalıklığı dinmedi günler boyu. Hak değilmiş demek gözyaşı diye kabullendim. Hem yalnız olmak, hem de sığınmak istiyordum birilerine. Kanadım kırılmıştı aşktan. O günlerde yavaş ilerleyen hayat, satırlara da yansıdı, dondurdum kelimeleri.

“…. Ve anlıyorsun ki felek-i atlastan  nasibine yalnızlık düşmüş, sana ah, sana bedbaht ve sana ‘sen’ düşmüşsün.” Sy.50

Henüz ellinci sayfalarda düşündüklerimle ortaya yüz elli sayfalık bir roman çıkarabilirdim. Öylesine kudret alıyordum kelimelerden. Romanın gidişatından ziyade satırlara ‘giz’lenmiş o kelimelere gömülüyordum. Aşkın cezası bitmemiş, hapsolmuştum karanlığa. Tek gerçek yine satır arasında duruyor, bu durumun kurtarıcısı benim diyordu adeta.

“Buz kristalleriyle dolu gözlerinin içi, yüreğindeki ateş dahi onları damlaya çevirmiyorsa, buna izin vermiyorsan ya da, gözlerini huzurla kapatamazsın.” Sy.59

Yüreğimdeki ateş oracıkta çoğaldı, tutuşturdu dünyayı. Eriyip de şelaleye dönüştü gözlerimdeki buzlar. Senden o günlerden birinde dua istemiştim, çok konuşmayıp anlatmamıştım. Konuşuyorduk satır arasında çünkü ve sen öyle güzel dinliyor yanıtlıyordun ki beni, aramızda yeşeren bu bağ için minnet kelimesi eksik kalıyordu. Bir yazara bağlanışın en güzel anları. Sefasını sürüyordum, sanki benimdi bir tek satırlar. O an dünyada sanki bir tek benim canım yanıyordu sense yalnızca benim iyiliğim için yazıyordun.

Sevdiğim adam o günlerde sessizliğiyle öldürüyor, kelimelerinde doğuruyordun sense.

“.. Kalpleri evirip çevirenin ve o kalpte  ne olduğunu sadece kulun ve Yaratıcısının bildiği şeyi bilmek gaybı bildiğini ima etmek anlamına gelir ki gayb Allah’ındır” Sy.99

Sessizliğiyle canımı yakan adamı o an affettim. O kalpte ne olduğunun sualine düşmek ne haddimeydi?  Kırmızı, Mavi ve Yeşil’i anlatmaya koyuldun birden sen. Kırmızı’yı alt edip Mavi ve Yeşil’de buluşuyordu iki el. “Seni seviyorum dedi Mavi. Seni seviyorum dedi Yeşil.” Sy. 111

Pazar sabahı kulaklığımı takıp Karadeniz dağlarına Ege ezgileri fısıldayarak yürüdüm kilometrelerce. Bir fren sesi deldi geçti ezgiyi. Her gün binlece kaza oluyordu ve o an kimbilir kimin canı yanmıştı. Pazar yürüyüşlerim giderek hüzne açılıyor, dağlarına bahar gelen memleketim benim gönlüme Bela’yı dolduruyordu.
“Al sana Bela” dedim içimden. Al sana Bela.

Eve girdiğimde İstanbul’u anlattın bana. Kanadımı kıran aşkın mabedi İstanbul’du, değil mi? İstanbul’a ne zaman bu kadar yaklaştım. Kendimden uzaklaştıran da bu değil miydi? Şimdi yanımda olsan İstanbul’a yakın, benden uzakta duran kalbime gülümseyip alaycı bir ifade ile “Armut!” derdin. Ve o “Armut” hayatın mucizesini ispatlarcasına 140. sayfada gülümsüyordu bana. Bunu nasıl başarabildiğine mi hayret edeyim yoksa hayatın mucizesini “Armut!” kelimesinde aradığıma mı saklayayım o hayreti, bilemedim.

Perşembe gecesi uyku öncesi yine hayret. Sayfa “Perşembe” ile başlıyordu. Artık emindim gözlerim değdikçe yazıldığına bu romanın. Tek bir bölüm ile uykuya uğurladım kendimi.

beni öteleme, ne olur
Affet, sadece affet.
” Sy. 150

Duam oldu o Perşembe gecesi. “Hem bak, gözlerimdeki buz kristalleri de eridiğine göre artık gözlerimi huzurla kapatabilirim.”

Sen, çok sevilen dost;

İstanbul’a yakın, Nursu’ya kalbinde yer verememiş, Cem’e hüzünlü, Işık’ı tüketmiş bana öyle güzel derman oldun ki.  Romanı okuduğum günlerde aşktan kanadım kırık olmasaydı da anlar mıydım bu denli? Bahar geldiğinde gönlüme yeniden okumak üzere kapattım kapağını.

Ben roman anlatmayı bilmem, girerim sahnesine romanların, kendimi anlatırım onların üzerinden. Sakar bir oyuncuyumdur çoğu zaman sahnede, yara bere içerisinde çıkmalarım hep bundandır.

Vefadır eski, hak bilendir

Vefa, bağlılığın birinci derecesi.  Kendine bağlı olana içten bağlı olmak ve mutlak bir görevdir. Vefa, hayırdan yoksun olana uğramaz, soyu kötüye uzak durur, temiz olmayan kalpte barınmaz.

Hak,  ilahi bir dengedir. Hak sahibine hakkını vermemek bu dengeyi bozmaktır. Bu dengeyi bozan kalbine ihanet eder, bundandır bir yere sığamayışı, kabul görmeyişi ilahi dengenin kurduğu diyarlarda.

Vefanın, hakkın, aşka ne kadar yakın durduğunu bilmezsin. Hepsinin üstünde sandığın aşk, bu ikisinin altında ezilir oysa. Vefa bilmeyen, hak edene hakkını vermeyen, aşkın hudutlarında yer bulamaz. Aşkın öte yanıdır vefa. Hak durur bahçesinde. Seven bu ikisini görmeden varamaz sevilenin yanına. Uğramadan vefaya, dokunmadan hakka göremez sevgiliyi.  Hayırdan yoksun, kalbe ihanet etmiş birinin yanında yeşeremez aşk.

Vefa, bilinmeyebilir. Sonradan öğrenildiğinde de aynı şekilde karşılık bulur. Doğuştan gelen vefa bilinci ile sonradan öğrenilmiş vefa arasında durmayız biz. Ancak hakkı, hak edene verilmesi gereken hakkı bilmelisin. Bunun sonradan öğrenilmesi yoktur, kimse hak dersi vermez, Hakk’dan gelen bir bilinç, Hakk’a yürüyen bir yoldur.  Bunu bilmeden, aşkın koynuna girmeye kalkma, bir saniye bile tutmaz seni orada eski.

Yaşamın parçası adam, ilgisizlik zanneder vefasızlığı. Bugünün işi sayar, yaşamın içindeki bir duygu zanneder. Boğulur kimi zaman bu duygu ile. İlgisiz kalan kadının şerridir en çok korktuğu. Oysa biz, ilgiyi yaşamın parçası addeder, sıyrılıp tüm yaşam işlerinden, vefayı öğretmeye koyuluruz. Biz eski zaman kadınları, içinde hak duygusu olan adama öğretiriz vefayı. Hakkı bilir sayarız, var bildiğimiz bir yanlış olup karşımıza dikilirse, erir gider aşkımız. Öğrenir de girerse o kapıdan içeri, aşkın yüce deryasından bir daha çıkarmayız.

Biz güzeli öğretiriz, bilinmezse vefa, gösterilmezse hak, eksilmeyiz. Güzelliğimizle kalır, bildiğimizle çoğalırız.

Vefadır eski, hak bilendir.

Sonsuza dek…

Ne kadar aşıksa bir kadın, o kadar yabancıdır sevdiği adama.

Bana yalnızca ilk cümle için güç verebilirsin, gerisi senin işin değil.  İlk cümlem çoğaldığımın belirtisi de olabilir, bittiğimin de.  Her seferinde hayata çıkar yolum. Birinde yalnız yürürüm, diğerinde ellerim ellerinde. Tüm yolları hayata çıkaran senden bağımsız kurduğum ikinci cümlelerdir.  Bana yalnızca ilk cümlemde hükmedebilirsin, sonrası senin eserin olmayacak.

Sana sonsuza kadar bağlı, senden bir saniyelik uzaktayım. Gücüm kalpten geliyor. Bu yüzden seninle günü paylaşmıyorum, hep uzakta tutuyorum.  Yaşam, senin içinde olmaktan sonsuz keyif duyduğunu düşündüğüm bir yer, bu yüzden zaman zaman beni cezbettiği doğru. Ama hayatın içindeyim ben, yaşamın hep ilerisini bilirim. Seni yaşamdan koparıp hayata çekmek isteği hiç belirmedi kalbimde. Ancak öğretebilirim, konuşamam ama yazabilirim. Sana bunca büyük aşkla bağlı iken seni yanıma çekemeyebilirim, bundan yana bir eksiklik hissetmem aksine büyüklük görürüm kalbimde yeşeren bu duyguyu.  Sevinç verir kalbimdeki yerin. Yaşamsal arzulara kapılıp seni yanımda görmediğimde delirmem bu yüzden. Yoksa zor gelir sevda baştayken sarılıp yatamamak, bilmez miyim?

Sen, bugünün adamısın, beni kırmaların bu yüzden. Eline bir iğne alıp kanatmaya çalışmaların hep bu yüzden. Ama dokunmuyor bile iğneler, her seferinde farklı bir kabullenişle dönüyorum. Her seferinde senden daha fazla uzaklaşıyorum bu yüzden. Sana yabancı olmak, koruyor sevgimizi.  Senden uzak tutmak günleri, çoğaltıyor ikimizi. Senden uzakta şekillenen hayat seni bana daha fazla yakınlaştırıyor. Sen yaşamın ortasında, ben hayatın denizlerindeyim. Aramızda mevsimler, aramızda mesafeler var. Mesafeyi bir saniyeye indirecek kudreti var sana duyduğum aşkın. Sana sonsuza dek bağlı oluşum bu yüzden.  Ama sonsuzluk, hayatın bittiği yerde başlar. Bensiz aşk, sonsuz olamaz.

Yaşam, Hayat ve Sonsuzluk Üzerine

Sonsuzluk bencildir, yanında istemez hiçbir şeyi. Bana hiç bitmeyecek bir masal söyle, hangi aşk sonsuza aittir? Kabul etmez sonsuzluk başka hiçbir duyguyu. Tek başına, bir bütün olarak var olmak ister. Gizemli kalmayı ister sonsuzluk, belki hep muallak. Rengi bazen kara, bazense açık mavidir. Sonsuzluğun, hayatla buluştuğu tek bir an vardır. Bu buluşmayı kendi ile öder hayat, orada sona erir.  Bu yüzden hiçbir şeyin sonsuz olduğunu düşünmem. Sonsuzluk korkutucudur.

Hayat boyu sürecek şeyler vardır oysa. Hayat ve sonsuzluk birbirinden uzaktır. Hayatın bittiği yerde başlar sonsuzluk. Yaşam ise hayatın içindedir ve yaşam, sonsuzluk nedir hiç bilmez.  Hep günün telaşındadır, hep bir devinim halinde.  Hayat, tüm bunları içinde tutar, binlerce yaşam geçer içinden, binlerce masal. Masallar hayatın gerçeğidir. Yaşamda yeri olmayan hayaller hep hayatın denizlerinde yüzdürülür.  Zamanla yaşama dahil edilirler, şanslı sayarız kendimizi.  Yaşam,  dahil olmakta zorlandığım, sonsuzluk ise korktuğum kavramlar. Hayatı seviyorum. Hayata bağlı, hayata tutunmuş, hayat dolu olmayı seviyorum.  Yaşamın tüm basitliğine karşı güçlü bir hayat buluyorum karşımda her seferinde. Yaşam, güne odaklı; anlık. Saniyelik gelişiyor durumlar yaşamda. Hayatta öyle değil, hayat hep cömert, her seferinde kollarını açıyor. Yaşama bunca bağlı olanlar, hayatın sunduklarına yabancıdır. Güçlüdür hayat, gücünü yönlendirmek senin elindedir.  Sınırlamayacaksın hayatı, koşul getirmeyeceksin. Olduğun gibi dahil olacaksın içine, sade. Önce seni kucaklayacak hayat, sonra kendini ona teslim etmeni isteyecek. Koşulsuz kabullenir ve inanırsan seni bırakacak; kendi gücünü verecek avuçlarına. Hayat kendisine olan inancı hiç geri çevirmez.

Yaşam, evin küçük çocuğu. Hep ilgi bekler. Verdiğinden daha fazlasını ister her seferinde. Aklını kurcalar, kalbini yorar, gündelik telaşlar uğruna seni hayattan uzaklaştırır. Bugünün işidir yaşam. Bugüne ait olan hiçbir şey kalıcı değildir. Bu yüzden yaşamdan uzak dururum. Yaşama bu denli bağlı olanlar hayatı kaçırmaya mahkumdurlar. Yaşam kolay bırakmaz yakasını insanın, bu yüzden ben hep bir adım mesafe koyarım yaşamla arama. Yaşama teslim etmem duygularımı, yaşamdan uzaklaştırırım aşkımı, kendimi yaşamın bir parçası düşünemem. Yaşam her seferinde fazlasını ister çünkü, her aldığını da kendi kör kuyularında kaybeder. Yaşama teslim edilen aşk, yok olmaya mahkumdur bu yüzden.

Hayatın işidir aşk. Onu en çok hayat korur. Sonsuzluk hayatın bittiği yerde başlar. Hayatın emaneti aşkları yanına alır mı, dahil eder mi hudutlarına, bilinmez.  Bilmek istemem.