Açıklama

Yüreğim / Yüreğin Serisi ile ilgili açıklama,

Kısa bir süre önce duyurusunu yaptığım bu seri İzmir ve İstanbul başlıklı 20’şer adet mektuptan oluşuyor. 41. mektup ile  serimiz sona erecek. Bu mektuplarda Ceylan ve Ömür adlı iki kadının hayatından kesitlere şahit olacağız.

Kadınlardan birini ben kaleme alıyorum, ancak hangi kadını yazdığımı ve diğer kadının kimliğini -şimdilik- açıklamıyoruz.

Her hafta bir tanesi yayınlanacak olan bu mektuplar önceden kaleme alınmış değil. Gelen yanıtlar ve sizlerin fikirleri ile şekil alacak bu online romana göstereceğiniz ilgi için şimdiden teşekkür ederim.

Saygılarımla,

Merush Hanım

Yüreğim / Yüreğin İstanbul

-birinci mektup

Hayır, düşlere inanmıyorum.  Neden inanayım ki?! İçinde olduğum hayat yeterince gerçek. Düş mü, vakit kaybı. Hâlâ aynısın, hâlâ…

Merhaba sana da. Aslında yazayım mı diye çok düşündüm.  Sevmiyorum bu yazı çizi işlerini, hele okumaktan nefret ediyorum, vakit kaybı değil mi bunlar? Ne gereksiz! Sen çocukluğumuzda da böyleydin zaten. Defterlerin vardı, habire bir şeyler karalardın. Sahi aklıma geldi, bir gün defterin çalınmıştı, arama yapılacaktı sınıfta, sonra onu tuvalette bulmuşlardı, çok üzülmüş ve ağlamıştın. Kaçıncı sınıftaydık, dört mü? Baban sana yeni bir defter almıştı hemen. Eksiğin yerine konulmuştu tez elden.

İlk tanıştığımız günden bahsetmişsin. Evet, ben de hatırlıyorum. Koşarak sana gelmiştim. İki kuyruktu saçların ve kırmızı kurdeleler. Sonra yanındaki adamın öğretmenimiz olduğunu öğrenmiştim ilk derste. Sen öğretmen kızıydın. Ne tuhaf gelmişti bana. Birden sanki mertebe atlamıştın ama uzaklaşmıştın da benden. Evet, yakın davranmaya devam etmiştim ama sen artık başka bir dünyaya aittin. Hiç ulaşamayacağım bir dünya. Artık küçük kasaba kızını hatırlamak istemiyorum.

Küçük kasaba kızı Ömür. Ne iğreti.  İstanbul’dayım artık, evlendim, bir oğlum var. Eşim doktor, özel bir hastanede, aslında hastane bizim. Bu yüzden sorumluluklarım var. Onun konumuna uygun bir hayatın içindeyim. Bu yüzden fakülteden sonra çalışmadım zaten. Üsküdarlı kadınlarla sosyal aktivitelere katılıyorum, fakir çocuklar felan… Yapmak lazım bunları, eşim milletvekili olmayı planlıyor. Doğal olarak onun yanında olmalı, onu desteklemeliyim. Hiç vaktim kalmıyor açıkçası. Kokteyller, günler, davetler…

Özlediğini yazmışsın eski günleri, neyini özledin alla’sen? Küçük kasaba, küçük kafalar, borç harç okunan okullar, saçma kıyafetler… Eskiyi artık eskide bırak. Ne gerek var eskiye sığınıp da günü kaçırmaya? Çok dertli yazmışsın mektubunu.

Hiç sevmiyorum bu yazma işini ben. Ne yapmalı? Çok da meşgulüm. Şimdilik yazamayacağım kusura bakma.

Doğum günümü kutladığın için teşekkür ederim. Senin doğum günün mayısın kaçıydı? Hediye göndermek lazım sana. Fransa’da bir arkadaşım var, oradan bir çanta mı sipariş verseydim? Geçenlerde Paris’e gittik, orda bir kafe var, Yahya Kemal de mi oraya oturmuş, neymiş, adı bu muydu, o bile kalmadı aklımda. Duvarda fotoğrafı vardı. Arkadaşım gösterdi. Ama adamı hiç okumadım ki, nerden bileyim, ders kitaplarında mutlaka şiiri vardır ama hiç hatırlamıyorum doğrusu. Lafı çok uzattım.

Hakikaten, hiç değişmemişsin sen. Kelimelerin, yüreğin, dertlerin… Hâlâ aynısın, hâlâ…

Görüşmek üzere, elbette yeniden yazmak istersen.

Ömür

Yüreğim / Yüreğin İzmir

-birinci mektup

“Düşlere inanır mısın? Evet! de… Kırma umutlarımı.
Ve ben senin düşlerindeki o melek olayım.”

Aylardır dilimde efsunlanıyor üç hece, Elif, Lam, Mim. Alemin şifresi dilimin ucuna geliyor, iğne oyası nakşedilmiş bir önlük yakasına uzuyor düşlerim. Elif’i öğrendiğim yıllar… O yıllara baktığımda kara delikler gelirdi aklıma, her başkaldırışımda biterdi cesaretim. Elif’in adı yeniden yankılanıyor duvarlarımda. Tarihe bakıyorum, 22 Nisan. Bir hafta sonra doğum günün. Her yıl bu günlerde dilimde yankılanan Elif’in hürmetine bu yıl, hiç ulaşmama endişesine rağmen sana yazmaya koyuluyorum.

Merhaba,

Düşlere inanıyor musun, hâlâ? Evet! de, benim sana dediğim gibi. Dünyadaki 30. senemizi idrak ettiğimiz şu günlerde benden gelen bu merhaba karşısında gülerken bıraktığım o gözlerin nasıl bir hal alacak, kim bilir.

Babamın ellerine sıkı sıkıya sarıldığım gün canlanıyor zihnimde ilkin. Aralanıyor en aydınlık düşlerimin kapısı.  Bir okula giriyoruz babamla, okul yeni, kapısından çıktığımız ev yeni, üzerime bir türlü oturmamış önlük yeni. Bunca yeniliğin hangi birine hayret edeceğimi bilmez bir telaş içerisindeyim.  Ansızın karşımıza çıkıyorsun, sıcakkanlı bir tavırla “Ömür benim adım, Merhaba!” diyorsun. Babam şevkatle saçlarına dokunuyor. Yalnızca benim için değil, babam için de ilklere sahne olan bu günün hayatımızın en önemli günlerinden biri olduğunu fısıldasaydı biri kulağımıza daha mı farklı olurdu yaşananlar? Gözden kayboluyorsun bir anda, gelişin gibi. Babamın elini hiç bırakmadan sınıfa kadar giriyoruz, o gün öğretmenim oluyor babam. Benim gibi onlarca çocuğa babalık yapacağını düşünüp içten içe kıskançlık duyuyorum. Öyle ya, yalnızca benim saçlarımda gezinmeliydi o eller. Bu hissi en derinden yaşadığım o gün, bu hislerden senin sayende arındığım gün oldu. O günden sonra hiçbir şeye kıskançlık beslemedim içimde.  Kapıdan girer girmez seni tanıdım, bahçede bana merhaba diyen gözlerine bakıp “Ceylan benim adım, Merhaba!” deyişimi hâlâ gülerek hatırlarım.

Ömür, ilk ders yılımın hediyesi,

Çocukluğum hafızamın en aydınlık yerinde duruyor senelerdir. Etrafı çevrili en güzel çiçeklerle. Kapısı yeşil, perdeleri iğne oyası. Gözlerimin önünden hiç eksilmiyor güzel anlar. Hayatım boyunca yaşayacağım tüm güzel anlar o yıllara yayılmış meğer. Virana dönüşen hayatımı anlatmak isterim sana, bir cevap gelse, ah!

İlk merhabamızın üzerinden 7 yıl geçtikten sonra dilimize ancak uğrayabilmiş “Hoşça kal” kelimesi.  “Güle Güle” diyen taraf olmamış, ne ilginç. Gülen kalmamış sahnede belki. Genç kızlığa adım attığımız o yaz “Hoşça kal” dedik birbirimize. Hayata başlamak üzereydik oysa, bu ayrılığın kalbimizde ne denli büyük etki bırakacağını o gün biri fısıldasaydı kulağımıza daha mı farklı olurdu yaşananlar? Ayrıldık o yaz.

15 sene geçti üzerinden. 15 senedir ben, yuf borusu çalarken kovulduğumu düşünüp çıkışı olmayan onlarca hadisenin müsebbibi olarak savrulmuşum. Bir cevap gelse senden, ah! Kabir suali vakti yaklaşıyor ömrüm, anlatmalıyım bu Azab’ı . Kayyuni katiplerine ne anlatırım o vakit? Ruhum zemheride mahsur kalmış, kalbim kapı önü eşiği.

10. yaşımız Ömrüm, ne güzeldi o yıl. Dünyaya gelişimizin üzerinden 10 koca yıl geçmiş oluşuna nasıl da hayret etmiştik. “10 mu, inanılmaz!” Her şeye hayret ettiğimiz yıllar. Doğum gününü senin, heyecanla beklerdim. Bir ay sonra gelecek olan doğum günümü muştulardın bana çünkü.

Ömür, doğum günü muştum,

Bahar geliyor. Kaç bahar geçti bilir misin bu Azab ile? Nadasın ne vakit son bulacağı, hangi el değince yeşereceği konusu mudur gayb’ın? Her ahvalden agah olandık oysa, bir cevap gelse, anlatabilsem bir, ah!

Ömrüm, boşunaydı her şey.  Boşa uğraş verdim seneler boyu. Adam etme işine koyuldum hangi yanım doğru bilmeden . Yanıldım, ömrüm.  Soğudum, buza döndüm. Oysa çocukluğum ne sıcaktı, evim.

Seni öyle özledim ki! Mecburi bir özlemek bu, safi kula ihtar edilen bir görev. Ruhum ömrüm, ruhum zemheride. Ama sana yazdım ya, renklendim. Güzel gözlerin değecek ya şu soluk sarı kağıda, mürekkep dile gelecek. Çocuk sesimle duyacaksın satırları. O sese hüzün yakışmaz ömrüm.

Bana yanıt ver, dile gelsin mucize. Adını fısıldasın kulağıma melekler. Ömür, desin melekler, çoğalsın ömrüm. Bitsin Azab, dinsin sancım.

Seni özlemle kucaklıyorum,

Ceylan.

Hoş geldin

 

Birkaç dakika için gözlerimi kapatmıştım oysa, uyuyakalmam bir mucize. Öyle olmasa ellerini saçlarımda gezdirme cesaretini göstermeyebilirdin. En ufak bir harekette uyanıyor oluşum bir mucize. Ellerini hissedip gözlerimi açmayabilirdim. Mucizelerin hepsi karanlık bir odaya doluşmuş, ben ışıklar içinde kalmışım.

Yandım o an, efendim.

O yangın ki aylar boyu devam etti, o geceye övgü hiç bitmedi dilimde. Dağların dumanı aralanmış, benim yangınımın dumanı sarmış etrafımı. Sen bana yangın olmuşsun, rüzgâr olayım derdindeyim bense. Dumandan başım dönmese, bir esebilsem…  Aylar boyu devam eden bu hal, hep rüzgâr olma telaşı içinde yer bulmuş kendine.  Küle dönmeden önceki hallerdeyim, küle erişme gayesinde. Duam olmuş bu yangından ikimizi de sağ salim çıkarabilmek, zarar getirmeden sevdaya. Aylar boyu süregelen yangınım olmuşsun, rüzgâr olayım diyememişim sana,  esmişim kendime, gürlemişim.

Bir bardak çay uzatmışsın bana, şekersiz. Suskunum ve sen hep mi böyle olduğumu merak ediyorsun. Öyleyim, diyorum. Oysa sabahları ne çok geveze olurum. O sabah ekranda çok sevdiğim bir adam, çok sevdiğim bir şarkıyı söylüyor. Ayağa kalkıyorsun, kalkmasan seninle dinlesem istiyorum. Bunca yabancı durduğum o sabaha ait her detayı nasıl oluyor hafızamda taşıyorum, bilmiyorum. Kalkıyoruz, yağmur yağmak üzere. Bekliyor yağmur, yangınım devam ediyor. Kalbim kuş misali, telaşlı uçuyor. Yağmur yağmak için bekliyor ayrılmamızı. Arkamı döndüğümde sana, başlıyor hemen yağmur. Bunca yangının içinde etki etmez yağmur sanıyorum. Yürüyorum.  Yağmur devam ediyor, benim yangınım alevleniyor. İkisinin ortasında kalıyor ve ansızın yalnızlık denen gerçek ile yüzleşiyorum.  Yalnızlığım oluyor o yağmur.

Dindim o an, efendim.

Yangınım dinince kül kalıyor ardımda, yangının gerisi kül.  Bir daha ne zaman yüzüm yüzüne değecek telaşına kapılmama izin vermiyor zaman. Zaman, kendinden öteye savuruyor külleri. Zamandan bağımsız sürüyor, çoğalıyor sevda. Vaktimiz daralmıyor zamanın ötesinde. Bu yüzden geç kalmaları, erken gelmeleri önemsemiyor, onların derdine düşmüyorum. O gecenin ardına dizilen inci tanesi günün güzelliği yetiyor.

Hoş gelişinin derdindeyim ben, hoşluğundayım daima.

Gayrettir eski, küldür.

Sevgi, aşk ve yakınlığın derecesi “gayret” ile ölçülür, kelime anlamı “kıskanma” olan gayret ile.

Yangınla başlar eski zaman aşkları. Kalpte başlar alevler, sarar benliğini. Ateşin sıcaklığı ile savulmayız dört bir yana, ateşe hürmet ilk günden başlar. Kimisi bilmez bu yangınla başa çıkmayı, alevler sarınca dört bir yanını kim olduğunu unutur. Kendini kaybeder, kimliğinden uzaklaşır.  Kıskançlık denen zehir teslim alır benliğini. Aşk, usulca fısıldar sonra kulağına. Nereden geldiğini, nelere rağmen tutunduğunu anlatır.  Kıskançlık zehrini alır bedeninden bir küçük kelime bırakır ortaya; gayret.

Eski zaman aşkları kıskançlık nedir bilmez, gayrettir kıyısı. Sevginin, aşkın, yakınlığın derecesi gayret ile ölçülür. Gayret, kıskançlık zehrine değmeden önceki andır. Sahiplenmeden gelir, sakınmadır. Hazine olarak görülür sevilen, bir başkasının hele de layığı olmayanın yanına yaklaşması engellenir. Kibir kıskançlıksa, tevazudur gayret.

Kül… Yangının gerisi. Yangınla başlayan aşk, külde son bulur. Kıskançlık zehirine teslim olmayan aşık, oturduğunda kıyısına gayretin kendi ateşini yakar içinde. Sakınır sevdiğini, kimseler yaklaşsın istemez sevdiğine. Kimselere layık görmez o yüzü, her bir bakışta içi yanar. Kalbini karartmaz gayret. İçinde kıskançlık zehiri olanların karadır yüzü, gayret kendini aydınlatır. Sevilen, yeryüzündeki en güzel şey, en değerli hazinedir. O’na layık olmayan yaklaşmasın ister. Kendi kalbini bile layık bulmaz çoğu kere, kalbini küle çevirmesi ondandır. Aşkla en dolu anında küle döner kalbi eskinin, fedadır bu. Ateşe hürmet, ona teşekkürdür. Kalbin aşkla taştığı anın sevilene zarar verme ihtimali vardır çünkü, zehire en açık anında gayret geliverir ateşi çoğaltır, küle çevirir kalbi. Kül, tertemiz, en aydınlık.

Can fedasıdır sözü edilen, sevilene gelebilecek her türlü kötülüğe karşı bir can serilir ortaya. Aşkın en acı halini burada yaşarken seven, en yüce mertebesine de bu acı ile geldiğini bilmelidir. Gayret ile beslenen aşk, gayretten kaynaklı acılar, aşığın şu dünyada tarifi mümkün olmayan bir kıymete erişmesine haizdir. Bu kıymetle aşık, vuslata sevinmek bir yana hicran için bile sevinç duymaktadır. “Hicran ateşi ki aşığı ne kadar yakarsa o kadar da arıtır…”