Yüreğim / Yüreğin İstanbul -3

-üçüncü mektup

Geciktim, istemeden. Aslında çok tuhaf olaylar birbirini izledi. Dur anlatayım başıma gelenleri, arabesk bir Türk filmi gibi zaten ya da belki de hayatın kendisi öyledir, bilmiyorum. Mektubunu aldığım günün ertesi burada bir arkadaşın doğum gününü kutlayacaktık, adı Bahar, otuz yaşına basacaktı, aradı, davet etti arkadaşın biri, sürpriz yapacakmışız. Çok lazım ya, neyse, olur dedim. Ertesi gün tam hazırlanıyorum, arkadaştan telefon geldi, demesin mi, Bahar ölmüş, diye. Yok artık dedim, alay mı ediyorsun benimle?! Etmiyormuş, kalp krizi geçirmiş Bahar, hastane yolunda ölmüş. Ne tuhaf, ne tuhaf. Eğer felek dedikleri şey buysa, bu felek hakikaten saçmalığın daniskası. Of, gittik cenazesine, Karacaahmet’teydi. Annesi perişan, ağlıyor. Dikkatimi ne çekti biliyor musun, şimdi sana saçma gelecek dediklerim. Saçmaysa da umurumda değil, düşünebildiğim sadece buydu. Sevgi teyze, Bahar’ım gençliğine doyamadan gitti, diye feryat figan ağlıyor. Dönüş yolunda mezarların arasında gezerken, mezar yazılarına gözüm takıldı. Bilmem kim, on sekizine varamadan, gençliğine doyamadan vefat etti diye bir şiir! Nedir insanların bu gençliğine doymakla alıp veremedikleri Alla’sen? Gençliğine doymak da ne! Ben otuz yaşına geldim, şimdi gençliğime doydum mu? Doyan var mı ya da? Herkesin gençliği doyum merkezli, harika mı geçiyor kuzum? Ne alaka?! Gençlik çok matah bir şey ya, hata üstüne hata yapıyorsun, burnun sürtülüyor insanlardan, yaşayarak, kazık yiyerek insanlara güvenilmeyeceğini öğreniyorsun, paso çalışıyorsun bir yere ulaşayım diye, yetmiyor arkadaş kazığı, sevgili kazığı, dost kazığı… Kazıklarla dolu deneme-yanılma yöntemiyle deneyip deneyip yanılıyor, buna deneyim diyor, deneyimlerini alıp bohçana sırtında kambur ediyorsun…  Sonra insanlar buna gençliğine doymak diyorlar. Erkenden, vakitsiz gitti diyorlar. Vakitli gitmek diye bir şey mi var! Vakti gelmiş ki gitmiş. Yoksa ölümün vakti mi var? Bunlar ölebilecekler, artık alabilirsin Azrail, yok bunları alma, biraz daha yaşasınlar, bunları ise bir kırk yıl daha görme, daha yolun başındalar… Kim çıkartıyor böyle saçma düşünceleri. Bu hayat sanki kesin ölçülerle ayarlanmış, hayata ve ölüme vakit biçiyoruz! Dünyaya gelirken vakitsiz gelmiyoruz da, gitme vaktine gelince iş, tüm vakitler, vakitsiz oluyor niyeyse?! Çivi çakacağız ya buraya! Öff, neyse! Daraldım şu cenaze olayından, gerildim. Bahar gitti. Yaz geldi. Bahar gitti. Sevgi ağlıyor mezarlıkta. Bahar gitti. Ömür kelimeleri tüketti. Offfff! Yazamadım bu yüzden sana. Can sıkıntısı durduk yere.

Eski Ömür’den bahsediyorsun hala! Ben on beş yıl önceki Ömür değilim Ceylan, sen sanki on beş yıl önceki Ceylan mısın? Evet, yüreğin hala eski kelimeleri söylüyor, hayal ediyor, ümitli, ama sen de eski Ceylan değilsin artık, biliyorum. Anlatacaklarını bu Ömür’e anlatmak zorundasın. Ömür’den bulabileceğin istediklerin değil, verebilecekleri olacak. Geçmişe yaslanma artık. Kalplerimiz ayrı yönlere bakıyormuş, kimin umurunda?! On mektupluk ömrüm kaldı diyorsun, belki on beş, Ömür’ün o kadar ömrü olduğuna emin misin, ya da senin? Bahar’a bak, doğum günü yapacaktı, şimdi mezarda çürüyor…

“O’nunla başlayan Azab, yokluğu ile son bulacak.”

Kim ki bu adam? Bu cümleleri söyleyecek kadar değerli senin için, öyle mi? Ona neden bu kadar anlam yükledin ki? Neden kendi yüreğinin güzelliğini tamamen ona yönelttin? Kim ki?! Belki de hiç değmeyecek birine, sevgini verdin, öyledir muhakkak! Aslında insanları bizim için vazgeçilmez kılan bizim ona yönelttiğimiz sevgi. Başka bir şey değil. Çıplak gözle baksan, beş para etmez bir insana ne kadar değer yüklüyoruz bazen. Sevgimiz hatırına da, çek babam çek acı, eziyet, sıkıntı vs. vs. vs. Ceylan, bir insana bu kadar değer yüklemen doğru mu? Çekip gidecek, seni yalnız bırakacak birine? Herkes çekip gitmiyor mu sonunda?! Sen yanımda kaldın mı, beni bırakıp gitmedin mi o küçük taşra kasabasında, bir başıma?! Kıçı kırık sevgimi ve gözyaşlarımı ardında bırakırken, dönüp geriye baktın mı?! Çekip gitmedin mi kendi hayatına, öyleyse herkes aynısını yapmıyor mu, senin boşluğunu başkasıyla doldurmuyor mu, doldurduğu boşlukta seni hatırlamak için bile kılını kıpırdatmadan yıllar geçirmiyor mu, öyleyse neden bu azap, neden bunca sevgi, neden Azab?! Neden?!

Çocukluğumuza bir hediye… Niye, gene beni geride bırakasın diye mi, almalıyım o defteri? Bilmiyorum, inan bilmiyorum. Bu sefer ardından bakan olur muyum, bilmiyorum…

Saçlarım. Evet, uzun, dalgalı, artık beyazlar var aralarında. Saç boyaları sağ olsun, kimsecikler tek tel beyaz saçımı yakalayamadı daha. Ya senin saçların? Onlar nasıl? Düz, upuzun, sarı… bir fotoğraf göndersene bana.

On beş yıl. Aslında ne kadar uzun ve aslında ne kadar kısa. Yaz artık ömrünün kelimelerini… Beni böyle kabul et ve yaz. Yaz ki Ömür’ün de yazabilsin yazmak isteyip de gizlediklerini. Evet, alay edeceğim, kızacağım, sinirleneceğim, kabalaşacağım, kıracağım… Evet, madem giden sen, kalan bendim, madem yürek sen, akıl bendim, madem Ceylan sen, Ömür bendim, evet, bildiğim gibi davranmaya devam edeceğim. Ama bak yumuşadım biraz, hakkımı yeme. Oturdum mektup yazıyorum sana, az şey mi bu?

“Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan”

Hatırladım bu şiiri, lisede görmüştük. Ölümü anlatıyordu. Başka şiir bulamadın mı kuzum? Şiirin geldi, ardından Bahar demir aldı. Aferin sana!

Geciktirme mektubunu…

Ömür

 

Yüreğim / Yüreğin İzmir -3

-üçüncü mektup

Kalbim dedim, Ömrüm, kalbim kapı önü eşiği. Kayyuni katiplerine ne hesap vereceğimin derdindeyim, sense basit kelime oyunları ile beni sarsacağını sanıyorsun, hey! 15 senedir ben onlarca yola sapmış, onlarca acıyı sığdırmışım senin şu alay ettiğin iyilik dolu kalbime. Kalbim Ömrüm,  üç beş kelime ile sarsılamayacak denli yaralı.

Geciktim yanıtımda, af dilerim. İncir çekirdeğini dolduramayacak denli önemsiz ayrıntılar, bunlar ile seni yormak istemiyorum. Kalplerimizin aynı yöne baktığından henüz emin değilim, 15 yıl evvelinde bıraktığım Ömür’e anlatacaklarım var lakin; bu nedenledir yazmaya devam edişim. Zamanım çok az, belki bir 10 mektupluk ; şansım yaver giderse 15. Planlarım var Ömrüm, bir cennet kasabasına yerleşmek istiyorum. Kimsenin erişemeyeceği bir evim olsun, kapısında posta kutusu olmayan, adressiz. Bahçede çiçekler olsun istiyorum, severim baharı hatırlatan şeyleri.

Azab… Yalnızca bir kişiye ithaf etmek bu sıfatı haksızlık olur hayatımı alt üst eden diğer şeylere.  Ama evet, hepsinin başında bir adam… Gözleri başka, ruhu başka, sesi başka bir adam.  O’nunla başlayan Azab, yokluğu ile son bulacak. Bir gün son bulacağını umutla bekleyemiyorum ancak, bitmesini istemek zor geliyor.  Defter için çok teşekkür ederim. Kefaret gibi hiç düşünmedim, içime kötülük yerleşemez artık Ömrüm, canın sağ olsun. Mektubun ve defter bir süredir yanıbaşımda bekliyorlardı bugün ancak fırsat bulup okuyabildim ve sana yazmaya başlamadan hemen önce birkaç satır yazdım deftere, zamanım oldukça da yazacağım. Senden ricam, son mektubumda vereceğim adresten o defteri alman. Bunun çocukluğumuza bir hediye olduğunu düşün lütfen.

Saçların nasıl, Ömür? Uzun kıvırcık saçların olduğunu hayal ediyorum hep, kocaman gözlerinin önünde perçem. Saçlarını merak etmem tuhaf mı geldi? Haklısın. Biraz kendimi anlatayım diye uğraş veriyorum lakin anlatacak denli bir hayatım olmadığını fark ediyorum geriye dönüp baktığımda.  Geçen 15 yıl sanki hiç yaşanmamış.  Yaşanmadı ise nereden geldi bunca ağırlık üzerime? Babam hiç gitmemiş olmalı o halde, O beni terk etmemiş, bahar hiç bitmemiş, Azab hiç başlamamış? Yaşanmış meğer 15 koca sene. Ama içimde bıraktığı kocaman bir boşluk! Boşluktayım Ömrüm, depresif bir kadın cümleleri olarak okuma lütfen, salt bir boşluğun içinde olduğumu anla.

Yorgunum, seni bir süre daha yanıtsız bırakmak içime sinmediği için şu daracık zamana sığdırdım. Lütfen yanıt vermekte gecikme, kelimelerin kalbimi iyileştiriyor,  az da olsa güneş doğuyor hücrelerime.  Yahya Kemal dizeleri istemişsin, zarftaki kitap başucumdan. Şimdi değil, Azab’ın başladığı 2 yıl öncesinde çizdiğim satırlar göz kırpsın sana.

“Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan”
Sessiz Gemi Şiiri’nden.

“Gitmiş kaybolmuşuz uzakta,
Rü’yâ sona ermeden şafakta…”
Gece Şiiri’nden.

Seni hasretle kucaklıyorum,

Ceylan.

Yüreğim / Yüreğin İstanbul -2

-ikinci mektup

Satırlarımda biz yokuz öyle mi, ben yokum, sen yoksun! O zaman sana beni anlatayım. Neden evlendim biliyor musun, aşktan, sevgiden, şundan bundan değil, aşk mı, sevgi mi, yok böyle bir şey. Sadece evlenmem gerektiği için evlendim. O küçük taşra kızını silmek için hafızamdan. İstediğim şey, daha farklı bir hayattı, bu yüzden. Eşim ideal adamdı benim için, doktor; sosyal ve ekonomik açıdan sorun yaşamayacaktım, sadece onun eşi olmak bile insanların ağzını kapatacaktı. Tabii çaba harcadım başta, biraz cilve, biraz ten, biraz ondan biraz bundan, dozunda ama. Öğrendim ki çevremden, bir erkek ya da bir kadın seni seviyorum diyorsa, seninle yatmak istiyordur, hele de sensiz yaşayamam, sen ruhumsun, sen her şeyimsin… diyorsa, bekleyemiyor, hemen yatmak istiyor, demektir. Hani süsleyenler var ya aşklarını, sevgilerini cafcaflı cümlelerle, sakın inanma. Günümüzde, et pazarına dönen sokakta, televizyonda, internette, şurada burada, beni karakterim için, ben olduğum için sevin, diyen biri kaldı mı?! Yok, yok. Aşklar, onlar okullarda okuduğumuz edebiyat kitaplarının içinde bir-iki sayfa ayrılmış öykülerin içinde kaldı. Eksik güdük parçaların. Oradaki aşıklar da hiç kavuşamıyorlardı değil mi? Komik.

Uyansana artık, baksana çevrene, görsene sergileneni. Niye hala aynısın sen, niye? Neden bu sözleri benden duymak zorundasın, neden beni kötü kadın pozisyonuna sokmak zorundasın? Neden?

Çevrene bak Ceylan, çevrene. Hayatlara bak kırılıp dökülen, incinenlere bak, aldatanlardaki pişkinliğe bak, ölenlerdeki çaresizliğe, yarım kalmışlığa, ten peşinde koşanların çiğliğine, yardım yaparken çığırtkanlık yapanların iki yüzlülüğüne, özü sözünden ayrı olanların hamlığına bak, beylik laflarına, kibirlerine, çocukları kirletenlere bak, gözünü kırpmadan ruhları katledenlere bak, eşitsizliğe, yalana dolana, riyakarlara… Bu dünya temiz değil Ceylan, yüreğimiz temiz değil. Uyan artık, uyan! Ben de temiz değilim, ben 15 yıl önceki çocuk değilim. O temiz miydi sanıyorsun, tamamen temiz miydi? Değildi. Senin defterini tuvalete atan kimdi biliyor musun, bendim. Neden, neden yok. Ah ailevi sorunlarım, içkici baba, pısırık anne… Hayır, hayır, normal, kendi halinde bir aileydi ailem ama ben attım o defteri tuvaletin kirine, pisliğine. Kötü olmak için illa da geçmişte yaşanmış bir travmayı bahane göstermek acizliğine sığınmayacağım. Sadece kaybet istedim bir şeyleri, değer verdiğin, içine gömüldüğün, yüreğinde büyüttüğün… Kaybet ve gör yaşadığın o mesafeden herhangi biri olmayı, sıradan bir çocuk. Kıskandım seni, yok ötesi. Sen görmedin, aynen devam ettin. Hala da aynısın, hala.

Ruz-ı Hızır Günü, şu günü, bu gecesi, şu kutlaması… İnanmıyorum böyle şeylere ben, kimseye inanmıyorum, sadece kendime inanıyorum. Benden başkası vermeyecek bana istediklerimi, kendi ellerimle sahip oldum sahip olduklarıma, bundan sonra da öyle olacak. Öldüğümde mi, geriye keşkem kalmadıktan sonra; eğerler, meğerler ilgilendirmiyor beni. Kimseden farklı değilim, ben de öleceğim, çok mu önemli, birileri ismimi mi anacak yıllar boyunca, hayır. Anmayacak. Her isim gibi geçip gidecek ismim hafızalardan, silineceğim bedenim gibi. Öyleyse düşünemem bunu, gerek yok, vakti gelince basar giderim. Kıçı kırık dünyayı da kalanlara bırakırım. Sorun yok benim için. Şarkı sözü gibi oldu. Arabesk sözler ettiriyorsun bana.

“Diyorsun ki, bir çocuğum var, oğlum. Gözlerini çok merak ettim onun. Bakıyor musun? Senin düşlere inanmadığın gibi ben de buna inanmıyorum. Hayallerimde bir çocuk var benim, ismi Gece olsun istediğim. Karanlıktan değil, bilakis aydınlığa açılacağı için Gece. Her gecenin sonu aydınlıktır, Ömrüm. O geceye kavuşup, o aydınlığa ereceğimin müjdesi olacak o çocuk. Ben gözlerine bakacağım mutlaka onun, karışacak çocukluğumuz birbirine.” yazmışsın. Çocuğumun gözleri mi! Onun gözleri olduğunu nereden çıkardın, nasıl da pervasızca kullanıyor insanlar bu sözleri! Bakardım elbette gözlerine onun, kör olmasalardı! Bakabilirdim, göz yuvalarındaki ak renkler, neden ben böyleyim, diye her an suratıma vurmasalardı gerçeği! Ah, şimdi pişman oldun değil mi bunları yazdığına, pot kırdın, büyüğünden hem de. Nasıl özür dileyeceksin şimdi, yüreğin cız etti değil mi, yetecek mi bir özür, bir cız, yetecek mi?! Hangi söz pişmanlığını dile getirmeye yetecek şimdi?

Tamam, tamam, zorlamayacağım seni, inandın değil mi, inandın bu yazdığıma. Elbette inandın. Sen hep böyle değil misin, sormak bile gereksiz. Çocuğumun gözleri kör değil. Sadece seni sarsmak istedim, tutup sarsmak. Bilmediğin bir şey hakkında bu kadar pervasız yazma diye. Etkili oldum ama değil mi?

Benim çocuğum, benim… Neyse. Sonra, belki sonra…

Kötü ben, hüzünlü sen,  yanlış ben, doğru sen, kaba ben, naif sen, nasır ben, zar sen, çiğ ben, kadim sen… karanlık ben, aydınlık sen!

Kim bu Azab Alla’sen, seni eşsiz ve çocuksuz bırakan, tamamlanmana engel olan? Kırık bir aşk öyküsü mü anlatacaksın bana, ölüm, ihanet, ayrılık… Bunlardan o kadar çok ki, farklı olan ne, sende? Sen tabiî ki, değil mi, sen. Farklı olan o olsaydı, seni bırakacak kadar salak olmazdı. Ama erkeklerden ne bekleyebilirsin ki?! Sahi, kim bu Azab?

Baban… Ne diyebilirim ki? Gözleri senin gözlerin gibiydi, senin inceliğin vardı onlarda, zarafetin. Ona öğretmenler gününde hediye olarak annemin ördüğü çorapları götürmüştüm. Taşra kızı ben! Gene de sıcacık sarılıp o güzel gözleriyle bakmıştı bana.  Farklıydı o, farklı, sahip olamadığım babaydı o. Tuhaf.  İşte bu yüzden geçmişe dönmek istemiyorum. Bu yüzden! Sahip olamadıklarımı hatırlatıyor bana geçmiş. O çocuğu bugünümde istemiyorum Ceylan.

15 Mayıs, doğum günün. 15 Mayıs. Mayıs… Hediye istemediğini yazmışsın. Gene de hediye göndereceğim sana, bir defter, attığımın kefareti diye düşünme.  Kefaret gerektirecek hiçbir şeyi yapmam, yaparsam da açık etmem. Sadece yaz diye, yaz diye, yaz diye… Bana rağmen, dediklerime rağmen yaz diye.  Sen de bana Yahya Kemal’in en sevdiğin eserini yolla, en sevdiğin satırların, ah dizeydi onun adı, en sevdiğin dizelerin altını çizerek. Sebep, bilmiyorum, sadece çiz işte.

Doğum günün kutlu olsun,

Ömür…

 

Yüreğim / Yüreğin İzmir -2

-ikinci mektup

Koca bir “ah!” üzerine kurulmuş 15 senenin sonrasında gelen yanıtınla yeniden beyazladı kanatlarım. Düşlere inanmaya devam eden bir çocuk ya da orta yaşına umutsuzluk emareleri ile başlayan kadın olarak gör, fark etmez. Beni gördüğünü bileyim yeter. Satırlarında sen yoksun, ben yokum. Bize ait hiçbir şey  yok satırlarında. Bir cezanın talibi olarak varlığını sürdüren bir kadın olmuş benim Ömrüm. Geçen 15 sene gözlerinin içindeki o merhameti koparmaya vakıf olamaz, senelerin böyle bir kudreti yok. Hasret var satırlarında. Bana olmasa da o çocukluğa hasret.

Yanıt versen demiştim, keşke! Anlatabilsem, demiştim tüm olup  bitenleri. Azab’ı, dinmeyen sızıyı, O’nu. Sana anlatınca çözülür çünkü tüm katı haller. Hiçbir üzüntü çocukluğumun karşısında duramaz çünkü.

Sen Ömrüm, bunları dinleyecek, beni bu Azab’tan arındıracaksın. Bitmeyecek bu mektuplar ben arınmadan. Gözlerinin arkasına saklanmış o çocukla konuşmam lazım evvela.  Koşarak geldiğinde yüzüm olmalı, vazifem olsun ona kendini hatırlatmak, sözüm olsun yeniden yeşertmek.  Gerçeğe çok benzer yalanlarla çevrili hayatlarımız. Kusursuz hayatlar! Ömrüm, ah! Neyi görmek istiyorsak onu yaşıyoruz işte. Hele bir aralayalım gözlerini, önünü görsün çocuk.

Düşüyordum. İyiyi, doğruyu, kötüyü, yanlışı harman ettiğim yıllardan kalan tek alışkanlığım şu beter sigara oldu. Ellerim yanık içinde, sanki geçen her seneyi hatırlatmak istercesine bir beceriksizlikle yaralamışım kendimi. Zamandan arta kalanlar hep mutsuzluğa pay edilmiş. Tamam, oflama! Yormayacağım seni bu mektupla.  Hilafihakikati, hakikat zannedelim şimdilik.

5 Mayıs’ı gösteriyor takvim yaprakları. Geceye yaklaşıyoruz. Bu gece tüm dileklerin kabul olunacağına inanılan bir gece. Ruz-ı Hızır Günü’ne açılıyor bu gece. Hızır ve İlyas gün doğar iken yeryüzünde buluşacak, dilekleri kabul eyleyecekler. Bolluğa ve sağlığa değecek elleri. Bu güzel gecede kalbi temiz olan insanlara mutlaka iyilikle dokunacak, bastıkları yeri aydınlatacaklar. Sana yazarak ben 15 senelik dileğimi satırlara döküyor, kabul olunması için kalbimi açıyorum.

O yıl, o küçük kasabada küçük bir ateş yakılmıştı. Bir genç kızın al yazması düşmüştü ateşin içine. Benim gözlerim detayları yakalamayı senden öğrendi, hatırlamıyor olamazsın. Sanki yazma düşünce ateş çoğalmıştı. Bize eğlence olsun diye gelişiyordu tüm olaylar, hayat gözlerimizde ışıldıyordu. Güzel anlardan bahsedelim istedim, içinde sızı barındırmayan anları yakalamakta usta değilim lakin.

Diyorsun ki, bir çocuğum var, oğlum. Gözlerini çok merak ettim onun. Bakıyor musun? Senin düşlere inanmadığın gibi ben de buna inanmıyorum. Hayallerimde bir çocuk var benim, ismi Gece olsun istediğim. Karanlıktan değil, bilakis aydınlığa açılacağı için Gece. Her gecenin sonu aydınlıktır, Ömrüm. O geceye kavuşup, o aydınlığa ereceğimin müjdesi olacak o çocuk. Ben gözlerine bakacağım mutlaka onun, karışacak çocukluğumuz birbirine.

Anlayacağın o ki Ömrüm, bir baltaya sap olamamış senin çocukluk arkadaşın. Ne bir eşim, ne çocuğum, ne günlerimi paylaşacak yakınlarım. Hiçbiri yok. Ben Azab ile son bulmuş 15 senenin eseri bir kadın ve  hiç değişmemiş o kız çocuğuyum yalnızca.

Babam, ilk kelimemin kilidini söktüğünden beri kahramanım. Yıkıldı. Kimsenin gücü yetemedi kaldırmaya. Kitaplarının arasından konuşur benimle. 3 eser bıraktı ardında, bir de virane; ben. Sana bu mektupla onları da gönderiyorum.

15 Mayıs, doğum günüm. Ama hayır, hediyelerden hoşlanmıyorum.  Paris’ten gelecek bir hediyeden de keza. Teşekkür ederim inceliğin için. Yahya Kemal olmalı, uzun seneler orada yaşadığını biliyorum. Paris’te Yahya Kemal’in oturduğu o masaya otursak bir gün anlatırdım sana onu ve onlarcasını.  Ahmet Agah’tır asıl ismi, sağlığında hiçbir eseri yayımlanmamıştır, düşünsene. Ah, kıymetli babacığım, ilk kitabını basılmış olarak görünce ne çok sevinmişti. Bu sevincin Yahya Kemal’in yüzünde karşılık bulmuş halini düşledim birden, ah! Güzel adamlar hep zamansız ayrılıyor bu diyardan.

İstanbul, Ömrüm. Yahya Kemal’in de sıkça sözünü ettiği bir ulu şehirdir. Sana  o dizeler ile veda edeyim şimdilik.

Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

Seni sevgiyle kucaklıyorum,

Ceylan.