Yüreğim / Yüreğin İzmir -5

-beşinci mektup

Vaktimiz var, diyerek bitirmiştim mektubumu; yaşayacağım.  Gaybı bilirmişim gibi, hakkında konuşmak haddimmiş gibi, hey! Arta kalır hayat bazen, abıhayatı içiren el boğazına yapışır.

Hayat geçip gidiyor demek, ıskalamayayım onu, öyle mi? Gerçekçi mi olalım istiyorsun, dümdüz? Sana yazdıklarım sonrası verdiğin telkinler şahane! Sen Ömür, neler yaşadın ben büyürken? Nerede kaldın, kimlerle? Ben ölürken neredesin peki? Hangi ceza geldi buldu seni?

Ölüyorum Ömür. Başını koyduğum yastık, bu oda, karşımdaki televizyon, bedenimdeki yaralar. Hepsi de ne kadar gerçek. Sana gerçeklerden bahsetmeliyiz, gerçeğin büyülü kanatlarından. Aldatılmak mı diyorsun, hayır. Aldatılmadım ben. Aldatılan sensin! Kendinle aldatıyorsun üstelik kendini.  Ben hiç aldatılmadım Ömür. Terk edildim, sahipsiz bırakıldım.

Bir sabah apar topar başladı her şey. Uzundu saçlarım, sarıya boyalı. Bana saç tokaları alırdı aklına estikçe, o sabah her zamanki büfeden poğaça almış yürüyordum.  Karşımda belirdi elinde iki turuncu toka ile; gülümsüyordu. Gülümseyişine aşıktım en çok, sıcacık gülüşüne. Ah. Saçlarıma dokunup tokaları taktı, elimi tuttuğu anda gözlerim karardı.  Hayır, heyecandan değil. Gözlerimi bir hastane odasına açtım, kollarımda serumlar. İşte Azap o gün başladı. Bir hafta yanımdan ayrılmadı, dergiler getirdi, güzel müziklerle doldurdu odamı. Bir sabah gerçekle yüzleştik, hastalığımın beni yataktan pek kaldıracak niyeti yoktu. O sabah yüzüme bile bakmadı, elleri buz kesti. Doktorun söyledikleri karşısında tutulan dilim, buz gibi ellerine değdiğimde kilitlendi kaldı. O günden beri pek kimseyle konuşmadım, sesimi ben duysam kendimi çıkaramam herhalde.  İşim var, diyerek çıktığı odaya bir daha gelmedi. Bulamadım onu, arayamadım. Arayacak mecalim yoktu, oysa muhtaçtım, bir başımaydım ve Azab ile boğuşuyordum.  Beni orada öylece bıraktı, beni yarım, beni yalnız bıraktı. 2 yıl oldu, Ömür. Artık günler kısaldı. Soldu tüm çiçekler. Geriye kalan ölüm ve ben. Onsuz ölüyorum! Bu bembeyaz odada, eski yarım yamalak coşkulardan uzak, her geçen gün bir adın daha yaklaşarak ölüme, çürüyorum. İçim oyuluyor.

Sana ilk mektubumu yazdığım gün artık sona yaklaştığımızı öğrenmiştim. Kapıda annem bir akbaba misali beklemeye başlamıştı. Yazmalıydım, anlatmalıydım bu Azab’ı çocukluğuma. Ömrümün en güzel yıllarıyla senin aracılığın ile buluşacaktım. Ah ne yanılmışım! Benim Ömrüm, çocukluğumun gül kokusu bambaşka bir hayatın içine yol almış, beni dinlemiyor bile!

Neşeli bir şeylerden bahsedeyim, öyle mi? Tatil planlarına eşlik edebilirim istersen! Ah, hayır, Roma’ya değil. Londra’ya gitmemi uygun gördüler beyaz gömlekli adamlar. Biraz uzun sürebilir tatilim, malum ilk kez çıkıyorum yurt dışına, uzunca kalmak isteyebilirim. Sana yazmaya vaktim olmayabilir, kalbimin bunu arzuladığını da söyleyemeyeceğim.  Eylül gibi dönebileceğimi söylüyorlar, gözlerim o gün açık değilse getirmesinler isteyeceğim. Orada kalayım, hangi toprakta çürüdüğünün ne önemi var, ah vatanım diye mi inleyeceğim!

Düşlere inansaydın, benim o düşlerdeki melek olduğuma. Koparmasaydın kanadımı ah çocukluğum! Karar verildiyse dönüşüme, hepsine baştan başlayacağım.  Kefenin üç kuşağı varmış, desinler. Alemin şifresiyse  üç hecede yankılanıyor duvarlarımda. Kalemi katık edeceğim sevdama. Çalarsa kapımı sual için katipler, dizeceğim önlerine amellerimi. Açılsın kapılar, cihanın sahibine selam olsun.

Ceylan.

 

Yüreğim / Yüreğin İstanbul -4

-dördüncü mektup

 

Ne zormuş bu sıcaklarda bu kadar ciddi mektup okumak.  Yaz geldi ve gevşedim ben, ama sana bakacak olursak, hayat çok ciddi. Sıkıcı. İğv. Hele de bahsettiğin konular. Aldatılmaktan bahsetmişsin. İlişki uzmanı sayılmam pek ama sana şunu söyleyebilirim aldatan insanlarla ilgili. Aldatmak dipsiz bir kuyu ve bunu yapan insanlar kendi elleriyle kendilerini o kuyuya atıyorlar. Aslında tamamen zavallılar. Uzaktan bir görebilseler kendilerini. Düşünsene, erkek ya da kadın fark etmez, aldatan insanları, bir ilişkiye başlıyorlar, yeni, farklı, hoşlarına gidiyor başta. Sonra yeni eskiye dönünce, ilişkiyi bitirdiği insana bak ne kadar mutluyum’u oynamaktan yorulduğunda, beraber bir başkasını aldattığı insan da diğerini nasıl aldattığını bildiği için, ki onları kendisiyle yaptı, aldatılmamak için hep kuşku ve şüpheyle her boşluğu doldurmaya çalıştığı için can sıkıcı ve emredici olmaya başlayınca, ilişkileri çatırdamaya mahkum. Hele de taze anlar geçtikten sonra. Şüpheleri düşünsene kafalarının içindeki? Ona da bunları mı anlattı, onunla da böyle mi sevişti, ona da seni seviyorum’u böyle mi söyledi… Ah tam karın ağrısı işte bu tarz şeyler. Annen kendisini büyük bir aptallığa mahkum etmiş ama ona takılıp kalan sen daha büyük bir aptallığa mahkum ediyorsun kendini. Boş versene Alla’sen, nedir derdin, hayatını mahvetmeye değer mi? Gittiyse gitti. Sallama onu, ardında bırak. Zaten azaplar içinde kendini yiyordur o. Başta anlayamamıştır, ah aşk için her şey mubahtır önce, aldatma da, buna aldatma bile demezler, ikiyüzlülükleri, bencillikleri ve kibirleriyle. Sadece biraz zaman çıkaracaktır gerçekleri ortaya. Şu bir gerçek, seni biri için terk eden, biri için de seni terk eder. Bunu yapmaması için hiçbir neden yok. Ona da aşk der ve olur biter. Aldatmak, hadi biraz edebiyat parçalayayım, ateşin içinde kalan akrebin zehrini kendine batırmasıdır. İyiydi değil mi, ha ha, bu mektuplar sayesinde edebiyatçı olup çıktım sonunda.  Salla gitsin bu aldatılma ıvır-zıvırlarını, bu günü yaşamaya bak, çünkü hayat geçip gidiyor Ceylan. Onu ıskalama.

Oy kullandın mı? Sen de kendi partisine oy atmayanlara aptallar diyen gruptan mısın? Hani kibiriyle aptallığı başkalarını yaftalayıp kendi aptallığını göremeyenlerden? O kadar komik geliyor ki insanların hali, kıçımla gülüyorum. Ah, terbiyesizce mi oldu bu yoksa? Bu insanlar farklı olmanın ve farklılıkların gerekliliğini ne zaman öğrenecekler dersin? İlla da çevrendekiler sen gibi mi olmak zorundalar, değillerse aptallar mı, sen akıllısın ve istediğin partiye oy atmada özgürsün de diğeri istediğini yaparken neden aptal? Ne kadar nefret dolular ve ne kadar kibirli. Kibir etrafı sarmış, birileri neden oy attım neden oy atmadım neden şu neden bu… diye kendi kararını açıklıyor. Çok umurun da ya diğerlerinin.  Herkes ne kadar önemli olduğunun ve kendi fikrinin doğruluğunun ispatlanması peşinde. Kendini gösterme telaşı. Görünen çok matah bir şeymiş gibi. Of, ne sıkıcı şeyler bunlar. Ben tatil planları yapmaya başladım bile. Nereye gitsem acaba, Endülüs’e mi, Roma’ya mı? Bu kültür gezileri beni boğuyor ama ne yaparsın kocam öyle istiyor. Büyük adam olacak ya, ben de onu destekleyeceğim ya!…. Aman, ne sıkıcı. Gönlümce eğlenemiyorum bile tatillerde. O taşa bak, bu resme bak, yıkıntıyı ağzın açık gez… miş gibi yaşamaktan yoruluyorum bazen, bakma sen bana, gene de gıkımı çıkaramıyorum J Ne yaparsın, bizimki büyük adam olacak ben de onun ardında onu büyük yapan kadın! Bana biçilen rol. Niye? Çünkü efendim toplumumuz kadına bunu uygun görüyor. Evinin kadını. Kocasını büyük adam yapamayan kadınlar sokak kadını mı?! Ah, feminist mi oluyorum yoksa kuzum? Takılma bana. Çok ciddi şeyler yazmışsın, biraz havayı dağıtıyorum.

Fotoğraf göndermemene çok bozuldum ama, bilesin. Madem istemiyorsun, zorlama yok.  Sanki zorlasam göndereceksin de! Bozuntuya vermemek için kabullenmiş gibi yapıyorum. Bu, miş gibi yapma işini iyi kıvırıyorum. Eh, madem öyle devam edeyim ben de değil mi? Bu “değil mi”leri yazmak da ne zor,  di mi, yazacağım ama şimdi sen uyarırsın diye, mecbur uzun uzun yazıyorum. Türkçemizi koruyalım! Viva, herkesi koruyalım, dünyayı, hayvanları, suları ama iş insanlara gelince birbirimizi yiyelim, orada sorun yok, kıralım, dökelim, incitelim, bunda da sorun yok. Bak görüyor musun şu iki yüzlü dünyayı ve insanları? Kendilerini orada burada pazarlarken öyle şatafatlı kelimeleri ve cümleleri var ki kendini onların yanında sümüklü çocuk gibi ezik hissediyorsun, ama aynı insanlar birilerini küçümserken, kırarken, başkalarını etiketleyip onları küçümseyerek kendini yüceltirken, seviyorum seni dediğini aldatıp bunu da her yerde ilan ederken, yani sevgili dostum, insan insanı yiyip tüketirken sorun yok. Ne yapmalı, kusura bakma, senin gibi oturup ağlayamam. Bir kez geliyorum dünyaya ve onun übüğünü sıkmaya kararlıyım. Ne demekse übüğünü sıkmak bilmiyorum ama kararlıyım işte. Şu “Yeneceğim seni İstanbul” tarzı arabesk müzikler gibi yani J Niye yeneceksem bu arada?!

Sevgili Ceylan, artık bu kadar kara mektuplar yazma, içimi baydın. Neşeli bir şeyler yaz bu sefer. Yaz yaz hiç çekilmiyor. Bak gene edebiyat yaptım J Gül diye yapıyorum vallahi.

Ömür

Yüreğim / Yüreğin İzmir -4

-dördüncü mektup

Ölüm… O mahfuz kıyının son yolcusu da Bahar oldu demek,  30 yaşını doldurmadan. Ah! Neyse ki 30. yılımızı doldurduk biz, sevinç duyabiliriz bunun için! Gençliğimize doymuş olarak göçeceğiz bu diyardan demek, hey! Gençliğin sınırını 25 olarak tanımlamış zaten reklamcı müsvetteleri, görüyoruz ekranda gençlere şu bu tanıtımları yaparken aşağıdan akıp gidiyor minicik yazılarda. 25ime kadar çok güzel gitti hayat, görmeliydin,  öyle neşeli bir kızdım ki… Sonra başladı her dert, kötülük.  25 ise madem gençliğin son demi, ben doydum gençliğime. Çocukluğumda sen vardın, gençliğimde ise bir dolu neş’e. Bu yüzden göçüp gittiğimde, gençliğine doyamadı diye feryat etmeyecek benim annem. Annam? Annem! Ah o talihsiz, vasat, bivefa, ömrümün tüm kötülüklerinin müsebbibi, ihanetine binlerce kılıf uydurabilmiş yegane hissiz kadın! O mu arkamdan ağlayacakmış, hey? Geliyor şu günlerde kapıya, avaz avaz, feryat içinde. Aklı gelmiş başına, babam şu yatakta yatarken gelmişti öncesinde de. Şimdi benim mi başımı bekliyorsun, zalim! O derin manayı, babamın güzel ellerini bir kalemde terk edebilen, hissiz!

Ömrüm, şu hayatta tek nefreti en çok minnet edilesi varlığa beslemenin acısıylayım. Anne denilen kişi benim hayatımı kendi hayatından çıkarıvermiş! Küçücük kalbimle ben babamın gözyaşını silerken bulmuşum kendimi. Elini hiç bırakmadım sonra babamın, anneye en çok ihtiyacım olan yaşta annelik ettim kırılmış kalbine. O kasaba bize çok iyi geldi, Ömür. Unuttuk tüm kötülükleri, arındı babam. Benimse içimde anneye olan özlem tatlı bir yara olarak kaldı. Babamın şu yatakta son günleri geçirirken kapıdan içeri girmeseydi o kadın, ben babamın yüzündeki o ifadeyi görmemiş olsaydım hala öyle kalırdı belki. Nefret doldu o an içime. Hayatımın neredeyse tamamını annesiz geçirmiş olan ben ilk kez o an nefret ettim ondan, bir tek o an. Çocuk kalbime nefreti öğretmemişti babam, sonrasında da çok direndi ama girmişti artık içime. Şimdilerde o kadın yine kapıda, pusuya yatmış bir hayvan gibi bekliyor avını. Benim başımı yemeden çekilmeyecek belli ki.  Nefretim seni şaşırttı, hiç hatırlamıyorsun bu hissimi, değil mi? Son 2 yılda öğrendim işte bu duyguyu da.

Pekala Ömür, istediğin gibi olsun. Bu soğuk satırların sahibi dinlesin anlatacaklarımı. Mektup yazıyorsun ya bana, hakkını nasıl yiyebilirim!

2 yıl oldu, Ömrüm. Evimden uzakta 2 yıl. Kapalı kalmışım şu odada, kuş uçmaz kervan geçmez bir tımarhane! Sırra kadem basmışım, cihanın tüm kederi ellerimdeyken yitirmişim bir anda her şeyi. Sahipsiz kalmışım Ömrüm, şu odaya gireli, çıkıp gitmiş hayatımdan kendimi adadığım tüm değerler. Sadakatten yoksun yüreklere adamışım kendimi, sonunda sahipsiz, bir başıma kalmışım.  Daha vaktimiz var nasılsa, birer birer arşınlayacağız kelimelerin izini.

Azab… Başlayalı bu ızdırap 2 yıl oldu. O’nun ismi uçtu gitti dilimden, ardından bir kelime kaldı; Azab. Bir kelime içinde onlarca insan, onlarca mutsuzluk, yokluk barınabilmiş, kelime lal-ü ebkem.

Kim, diye soruyorsun, değer mi bunca anlama? Değer! Neşe doluydum, anlıyor musun? Hayatımı güzellikle doldurmuş, her günüme keyif katmış bir adama değer vermeyip ne yapacaktım? Herkesten korumuş beni, her şeyden çok sevmiş ve lanet olasıca Azab başlayınca çıkmış gitmiş yoluna. Benzer mi hiç benim 15’imde seni bırakıp gidişime! Herkes çekip gider mi, Ömür? Bilmedim ki ben gidenleri. Annem zaten gitmişti, kolaydı onsuzluk. O’nunla olmayı bilmemişim ki hiç. Babam desen, vakti geldiği için gitti. O’na kalsa gitme işi, bırakır mıydı sanıyorsun beni? Vakti gelen gidiyor Ömrüm, gayb karşısında ahkam kesenlerden olmadım hiç. Peki ya O? Gitti. Sebep? Yok! Gitmek istedi,  güçsüzdü belki, cesaret edemedi savaşmaya. Çekti gitti. Arkasından küfretmeli miyim? Etmiyorum! Yazık değil mi neş’e içinde geçen yıllara? Nasıl çizebilirim ki üzerilerini bir kalemde, hele ki yaşayacak daha ne kadar vaktim kalmışken? Değer, Ömrüm. Arkasında bir virane bırakıp giden için de değer, kalp kıran için de. Değiyor işte bak, canıma değiyor! Anlıyor musun? Öyle yüceymiş yeri, kat be kat yukarıdaymış kıymetleri ki benden çalınıp onlara gidiyor can.

Fotoğraf mı? Yapma Ömür, şimdi değil. Sen de yollama lütfen. Bak ben ne buldum geçenlerde çekmecede. Babamın elinden tutmuşuz ikimiz de, karnemiz elimizde. Saçlarım o günküler gibi değil pek, hatta hiç benzemiyor. Bu fotoğraf bana çok güzel günleri hatırlatıyor. Az daha tutunayım onlara bırak, az daha izin ver.

Vaktimiz var Ömrüm. Daha çok konuşacağız. Şu açan güllerin hatırına, doğan güneşin hatırına, yaşayacağız.

Sabır dile benim için,

Ceylan.