Üstüme iyilik sağlık!

Kendine güneşi pek yanaştırmayan bu evde sabahın oluşunu içeri dolan okul çocuğu sesleri ile anlayabiliyorum ancak. Sabahın ilk vakitleri sokağa dökülen o uykulu çocuk sesleri. Yorganın bir adım ötesi buz kesmiş. Dışarısı da belli ki farksız. Önünü kapatıver şu montun, diye bağıran anne sesi meteorolojiye ihtiyaç hissettirmiyor. Ağır bir yorganın altından güçlükle ayrılıyorum. Mutfak soğuk, çok soğuk. Masada önceki geceden kalma birkaç parça bulaşık hızla diğerlerinin yanına, makineye diziliveriyor. Her sabah gibi yine ayaklarım üşüyor ve dolunca kızarmış ekmek kokusu mutfağa, güneş başını uzatıyor uzaktan.

Aynı şekilde başlayan tüm sabahlar yerini bambaşka günlere bırakıyor. Başka hayatlara açılıyor giderek kapılarımız.

Bir telaşla yetiştirmeye çalıştığım işleri düşünüyorum, kendimi paralarcasına adadığım hayatları. İçinde kaybolduğum denizlerin suyu çekilmiş şimdilerde, apaçık ortada kalmışım. Havanın ayazı bu nedenle daha fazla vuruyor bedenimi, suyun içinde sandığımız kadar üşünmüyormuş. Üşüyor olsam da yine de içinde olmaktan boğulduğum bir denizmiş kulaç çırptığım. Limana yanaşan gemiler gibi bencil olmayı öğrenmemişim belki ama çıkardığım dersler ile ömür boyu başarı sertifikası almış kadar büyümüşüm!

Okundukça hiçbir şekilde anlaşılmayan paragraflar yazmayı severim, bilirsin. Gizli öznesi onlarca kişiyi vuran, sözcüklerinin arasından savaş mı barış mı istediği hiç belli olmayan ketum bir kadın profili çizmeyi severim. Özlediği mi nefret mi ettiği pek anlaşılmayan, kendine ait olanlar ile dışladıkları arasında aynı ölçüde sevgi ilmeği dokuyan, şefkatli ve bir o kadar da gaddar. Buz kesmiş ayaklarını, birer adıma çevirdiğinde neleri değiştireceğinin farkında olan aynı zamanda; güçlü, mağrur.

Kelimenin orasına burasına dokunup içinden binlerce harf çıkarmayı severim. Bir de bilirsin, yiyeceklerle konuşmaya bayılırım. Yapılan her yemeğin bir hikayesi olmalıdır, özü sözü bir, aklı başında. Naif olmalıdır yemek, seçici. Çoğu zaman gösterişli ama hep mütevazi. Bir kadın gibi olmalıdır yemek, çizgisi net, dışarıdan flu.

Sonra sebepsiz yere umutla dolar eteklerim. O anlardan birindeyim, üstelik hastalığımı bir türlü atlatamamış olmanın verdiği huysuz bir ifade ile oturuyorken. Sırası mıydı yani şimdi umutlanmanın! Umutlanınca ben cümlelere pek hakim olamam, şayet şu an bir köşeden bataryasının azaldığını söyleyen bilgisayara değil de, kağıda yazıyor olsaydım hemen kesip şu zırvalamayı kenar süsleri ile donatırdım sayfayı. İlkokuldan bu yana hiç değiştirmediğim stilde. İstikrarlı kadınım vesselam!

Umutlanınca bir şarkı geliyor aklıma, sebepsiz yere gülümseyişime bir anlam yüklenmiş oluyor. Öyle ya, her zamanki gibi başlayan sabahlar değişen binlerce hayata gebe. Bunu da sonra konuşuruz, güzel göz.

Kadın umutlanınca yazının kalbine yumruğu indirdi, üstüme iyilik sağlık!

Mutlu olmak için

Biraz süt ve kakao kısık ateşte kıvama geliyor, az şekerle tatlanıyor; bir parça çikolata tüm bu kargaşanın kendisini beklediğini anladığı anda karışıyor aralarına. Yavaşça yayılıyor süt ve çikolata kokusu mutfağa. Klasik cam kaseler küsüp gidiyor, her biri ayrı renk olan küçük kaselere doluyor tencereden alınan her kepçe. Güneşin pek yüzünü göstermediği bu mutfak, yayılan koku ile aydınlanıyor bir anda. Mutluluğun kokularla bir ilgisi olmalı.

O sırada güneşin pek yüzünü göstermediği salonda Edith Piaf sesi yankılanıyor, renkleniyor bir anda ortalık. Perde aralanıyor, pencerenin açılmasıyla günlerdir havalandırılmamış odaya doluyor bir anda tazelik.  Karşı binadan çocuk sesleri geliyor, bir şarkı tutturmuşlar. Mutluluğun seslerle bir ilgisi olmalı.

Sarı olan kaseyi seçiyorum, üzerime örttüğüm battaniye renginde. Ekranda bambaşka hayatlar beliriyor, hiç içinde olmak istemediğim. Kapatıp, bir kitap açıyorum,  ilk sayfaya damlayıveriyor kaşığımdan çikolata. Tatlı bir okuma seansı başlıyor bir anda. Mutluluğun okuduklarınla bir ilgisi olmalı.

Mutluluğun en çok, görmek istediklerinle bir ilgisi olmalı.