Yüreğim / Yüreğin – Mekansız

Blood_Ink_by_Minutestocountdown

Henüz 7 yaşında annesinin terk edişiyle çocukluğu bitmiş, kendini bu acıya katlanamayan babasını teselli ederken bulmuştu, Ceylan. Acılardan biraz olsun uzaklaşmak isteyen babası o yaz sonu tayinini isteyerek küçük bir kasabaya yerleşeceklerini söylediğinde bile bunu olgunlukla karşılamıştı.

O yaz sona ererken, hayat yeniden başlıyordu o küçük kasabada.

Kasabanın yoksul ailelerinden birinin kızı olan Ömür daha ilk günlerde Ceylan için dost olmuş ve dostlukları kasabada kaldıkları 8 yıl boyunca devam etmişti. 15. yaşların henüz bastıkları o yaz sonu babası artık başka bir şehre taşınacaklarını söylediğinde 8 yıl evvel annesiz kalışını hatırlayıp kendini yeniden yapayalnız hissetmişti.

O yaz sona ererken, hayatlarında yeni sonlara açılan o kapı aralanmaya başlıyordu.

Aradan geçen 15 yıl ceylanın hayatında kalıcı hasarlar bırakmış, babasız kalışının hemen ardından Azab adını verdiği bir hastalığın kollarında bulmuştu kendini. Hastalığının en can yaktığı o günlerde eski fotoğraflara bakarken son günlerini çocukluğunun güzelliği ile doldurmak niyeti ile hiç yanıt almayacağını düşünerek Ömür’e bir mektup yazmıştı. 15 sene sonra selam yolladığı çocukluğundan acı, kahır ve ölüm cevaplarından bihaber…

İlk mektuba aldığı yanıt sonrası günlerce ne diyeceğini bilememişti. 15 yıl önce bıraktığı Ömür hayallerinde öyle farklı bir yerde duruyordu ki, satırlarda hep onu aradı. Mektuplar sürerken hastalığı daha kötüleşen Ceylan’a son bir umut Londra yolları göründü. Çocukluğunun güzelliğine hastalığı ve ölümü yakıştırmadığı için bundan son ana kadar Ömür’e bahsetmemişti. Hoş, Ömür öyle farklı bir alemde yaşıyordu ki ona bunlardan bahsetmeye gerek görmedi. Temmuz başı gittiği Londra’da zaman ilerlemiş, yaz sona ermekteydi.

O yaz sona ererken, ben kızımı kaybettim.

Henüz 7 yaşında annesiz bıraktığım kızım, tam yeniden kazandığım anda ellerimden kayıp gitti. Değer miydi, diye düşündüm uzun uzun. Yaptığımın cezasını böyle mi ödemeliydim? Sen terk edip gidersen ben de seni hepten onlara hasret ederim, mi dedin ya Rab? Ancak sırası değil, kendi çizdiğim hikayemin figuranıyım artık. Ne Ceylan geriye gelebilir artık, ne de babası. Beni herkesten çok seven adam olan, babası.

Londra’ya O’nunla gideceğimi bilmiyordu bilse, izin vermeyecekti. Gittim peşinden. O yaz boyunca hastane kapısında bekledim, geçmişin günahını ödüyordum her saat. Ölmeden iki gün evvel yeniden tanıştık kızımla, anlattı bana Ömür’ü, çocukluğunu… Kendi çocuğumun hayatını bir yabancı olarak dinlerken kahroluyordum. Hem Ömür’e hem de hasta yatağında onu terk eden o adama hala delicesine tutkundu. Ölümüne günler kala bu iki tutkusunun aynı hikayenin baş rolünde olduğunu öğrendi.

O yaz sona ererken, gözleri kapanıverdi Ceylan’ın. Sona erdi tüm mevsimler.

 

Vakit bitti.
Arta kaldı hayat, ab-ı hayatı içtiğimiz el geldi yapıştı boğazımıza.
Bitiyorum.

Hissetmiş olmalıydım, bambaşka biri olarak çıktı karşıma çocukluğumun Ömür’ü.Bir türlü yaklaşmadı hayallerimdeki ile satırlarındaki.Hayatımın birer birer sonlarla tanıştığı yıllarda senin nerelerde savrulduğunu bilemedim. Kızgın bir mektup yolladım sana giderken, ne büyük ahmaklık! O kızgınlığı şimdiye mi saklamalıydım acaba?

Mektubuma belki yanıt vermişsindir diye, seni merakta bırakmayayım diye, çocukluğumun içini ferahlatayım diye, o saflığa hastalık kelimesini yakıştıramadım diye, toprak, ölüm… Bir heves aradım seni yeni ünya aracı şu lanet bilgisayarda. Saçlarından tanıdım ilkin seni, gözlerinden. Gülümsüyordun yanındaki adama sarılmış, Ne hoş! Gözlerin aynıydı, çocukluğumuzdaki gibi. Yanındaki adamsa hiç değişmemiş geçen iki yılda, gözleri aynı.

Ne o? Şaşırdın mı O’nu tanıyışıma, Ömür?

Azab içinde kıvranırken ben, beni sahipsiz, bir başıma bırakıp giden adamı unutmuş olmam mümkün mü? Hem de hala delicesine özlerken, şu son günlerimde kapıya bakarken hala hala bir umut taşırken içimde, nasıl unuturum?

Ah! Derdi bana sahiden, çocukluğunun neşesi duruyor gözlerinde, diye. Sönünce gözlerimin feri, O da çocukluğuma gitti demek. Sana.

Kalp ağrısına deva, zamanmış derler. Çok şükür daraldı zaman. Bu acıya katlanacak günüm çok değil.  Hep yaz sonlarına denk düştü hayatım.  Sona eriyor şimdi de yaz. Açıldı ardına kadar tüm kapılar. Cihanın sahibi fısıldayıverdi ömrüme alemin şifresini. 3 hecede dökülüverdi dilimden. Kefenin üç kuşağı varmış, sardım belime. Yuttum son lokmamı.

Ceylan.

 

 

NOT : Nisan ayında başladığımız ve mektuplarla devam eden bu online roman, beklenmedik bir biçimde sonra erdi ne yazık ki. Seri’nin indirilebilir halini yakında yine buraya ekleyeceğim.  Tüm mektuplara aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz;

Sen

Burada şiir bulunmaz, bilirsiniz. Aşağıdaki satırlar bir misafirden. Şiirin öyküsü benim kalemimden en yakın zamanda burada olacak. 

 

Gecenin yarısı.
En dibi bunalım saatlerimin.
Daha yeni döndü başım, yeni buğulandı gözlerim,
Sarhoşum yine, ama alkolle ilgisi yok.
Geçen günlere baktıkça, yıllar geçiyor gözümden
Yetmiyor gücüm hasretine
Her gün yeni yıllar birikiyor, üşüyen ellerimde.
Sebepsiz korkular közlüyor kalbimi
Ölüm korkutmuyor yaşamak kadar
Ve yaşamaktan korkmuyorum sensiz kalmadıkça

Cesaretimsin benim
Her cephenin önündeyim sen yanımda oldukça
Her savaşı kazanırım, düşmanım sen olmadıkça.
Gece bastırıyor omuzlarıma
Kadehimin dibindesin artık
Daha hızlı içiyorum seni içime çekmek için
İçtikçe kayboluyor zaman,
Yarınlardan rüzgarlar esiyor gözlerime
Çiçekler uçuşuyor çevremde
Tuna gibi, Nehir gibi kıvrılıyor etrafımda kokuları
En derin nefesimle içime çekiyorum yarınları

Derken daha bir bastırıyor gece
Hasretin damlıyor gözlerimden, ılık ılık sızıyor içime
Yastığa koyuyorum başımı, gözümde Tuna’nın ışıltıları
Bir  de gözlerinin hayali parlıyor karanlığımda, geceye inat.

Git gide uzuyor gece.
Bense sıkıyorum kendi gırtlağımı, öldürmek istercesine.
Sensizliğe inat hapsediyorum nefesimi,
Kapıyorum gözlerimi senden başka bir şey görmesin, diye.
Çünkü ben her gözümü kapadığımda seni görüyorum.

Git gide uzuyor gece.
Ben ısındıkça üşüyorum.
Hatıraların volta atıyor kafamda, uyuyamıyorum ayak seslerinden.
Kalbim uyutmamaya niyetli zaten, deli gibi çarpıyor sen her beni düşündüğünde.
Sevgim sığmıyor içime damla damla akıyor gözlerimden
Ben her gece karanlıktan topladığım özlemlerimi biriktiriyorum sana,
Geldiğinde hepsini vereceğim avuçlarına; şaşıracaksın.

Derken geliyorsun yanıma,  hiçbir söz yetmiyor bu mutluluğu anlatmaya.
Susuyorum, sarılıyorum sana bir daha ve bir daha ama hep ilk defa.
El ele geziyoruz biraz, konuşuyoruz sağdan soldan
Ne kadar şükretsem az gelir bu mutluluğa

Sonra uyanıyorum, bakıyorum yatağa sıcacık yerin.
Yanımdaymışsın dün gece de her geceki gibi.

Sen benim, yaşama sebebimsin.

2002-Denizli

Göçük altı

Kelimenin olumlu anlamıyla konuşurum ben, tam anlamı benim için umutlu tarafıdır her birinin. Binlerce umutsuz kelime yan yana gelse de zihnime umutsuzluğu aşılaması mümkün değildir. Oysa bazı anlar  ne kadar basit, ne kadar kolay karışıyorum kelimenin özüne. İçinde yer ediyor bazen her birinin, bağıra çağıra beni yanına almaya çalışan o umutsuz kadın. Tüm saflığımla yaklaşıyorum o sese, aniden içinde buluyorum kendimi ucu bucağı olmayan karanlık umutsuzluk denizinin. Kurtulmak için elimde yalnızca kelimeler oluyor, yazıya sığınıyorum. Dipsiz bir kuyunun içinde hiçbir kelimem olumlu karşılığını bulamıyor, kimse okuyamıyor satırlarımda o kuyudan çıkmak istediğimi.

Çok kolay harcıyorum bazen kelimeleri. Dilime yakışmayan sözcükler, ağzımdan duyulmayacak o umutsuz kelimeler nasıl kolay dökülüyor satırlarımdan. Cinayet işlemiş gibi hissediyorum bazen, bazı kelimeleri bir araya getirdikten sonra.

Öncesi yok yazının.

Hazırlık gerektirmez yazı, kendi bilir ne zaman geleceğini. Binlercesinden birine bahşedilen bu yeti, zaman tanımaz asla. Akla bir kelimenin düşmesi kafidir çoğu zaman. Bazı anlar ise salt yazmak zorunda hissetmendir seni yazının başına oturtan. Koca bir bina inşa edecek gibi az sonra, öyle büyük bir güçle. Çoğu zaman yazının sonunda o gücü çoğaltmış olarak bulurum kendimi.

Sonrası var yazının.

Oysa bazı zamanlar tam tersidir. Yıkılıverir o bina üzerime, kendi sözcüklerimin altında kalıveririm, göçük altında ezilir bütün umutlarım. Sonrasına dayanacak güç, çoğu zaman o yeti ile beraber gelmiyor. Yazının omzuma yüklediği dertlere direnme gücü bulamıyorum. Baş edemiyorum kelimenin yazıldıktan sonraki vurgunu ile.

Her yazının üzerinde bir dert birikintisi vardır. Kabuk tutmuş bir yara bazen de. Her yazının mutlak nedenidir bir derde merhem olmak. Derman bulacakken derde salmışsan kendini yazı sonrasında, yalan söylemişsindir yazıya. Yazının özüne aykırı bir şey yapmışsındır göçük altında kaldıysan.

Sana yalan söyledim yazıda. Bir saat yirmi dakikadır göçük altındayım bu yüzden. Kelimeye güvenmiyorum, kendimeyse hiç. Ama cebimde hala sıcaklığını hissettiğim bir dolu umut sözcüğü var. Soğumadan ikimiz, gel çıkar bizi buradan.

Emanet

Henüz daha ilk günleriydi sana tutuluşumun. Her detayını iyi hatırladığım bir akşam üstü rüyamda Onunla konuştum. Henüz yaşlanmamış haliyle gördüm onu, elinde pembe bir tülbent tutuyordu. Önce sessizce yaklaşıp üzerimi örttü, koltukta uyuyakalmıştım ve uyku ile uyanıklık arasında bir yerdeydim. O akşam bana senden bahsetti. Beni çok kırardı, dedi. Sana da yapacak, sakın uzaklaşma ondan, dedi. Koca adam duruşuna bakma, yalnızdır benim çocuğum. Tüm aksiliği ondan, dedi. Seni nasıl sevdiğimi biliyordu, tek istediği bunun sonsuza kadar ve koşulsuz olmasıydı. Emanet, dedi. Benim sana emanetim olsun O, dedi. Sahip çık kızım.

……

Daha öteye gidelim, ilk gençlik dedikleri o zamanlara. Bir gün anlatırken “ilk gençliğim” ifadesini kullanacağımı düşünmediğim zamanlara gidelim. Orada bir kız çocuğu var, henüz 20sine yeni basmış, kendini büyümüş zanneden, ukala, çok bilmiş! Kırmızı pantolonuyla bir feribotun ön saflarında oturmuş, elinde de küçük bir defter tutuyor. Aklının bir köşesinde tekrar eden bir şarkı var, niyeti birkaç satır yazmak. Kalemi yok, düşmüş olmalı çantasından. Arka sırada oturan bir çifti görüyor gözleri, kalem isteyecek. Hemen aralarındaki küçük kızı fark ediyor ansızın, kocaman gözlü en fazla iki yaşlarında. Elinde de yemyeşil bir kalem! Birkaç dakikalığına kalemini verir misin, diye soruyor. Uzatıyor küçük kız. O gün o dakika bizim biraz büyümüş küçük kız, elindeki mor deftere, yeşil kalem ile “Emanet ettim bıraktığın her şeyi. Dedim, siz susuz bırakmayın Menekşe’yi” yazıyor. Üç vakittir dilinde dolanıyor şarkı. Henüz seneler geçip başka tesadüflere gece kalacağını bilmiyor o şarkının. Hemen yanındaki kızın elindeki kitaba takılıyor; Emanet Çocuklar. Yazarını göremiyor ama altına ekleyiveriyor; Doğan Kitap. Kalemi küçük kıza veriyor hemen, emanet kalemle devam edemiyor. Bu düşünce ile önüne dönerken şarkının sözü ile kitabın arasında duran kelimeye takılıyor. Emanet. Az evvel küçücük bir kızdan emanet aldığı kalemle yazdıklarına bakıyor. O günü hiç unutmaması için bir sürü başka nedeni de olan o kız, seneler sonra yalnızca bu an ile hatırlıyor o feribot yolculuğunu.

Oradan çıkıp bir filme gidelim seninle. Renkli pantolonlarından birini giymiş bizim kız yine, biraz serpilmiş ama olgunluk da gelmiş yüzüne. Bazı anlar hala dik başlı! Filmi sevdiği bir arkadaşı öneriyor, ısrar ediyor bir de üzerine. Öncesinde ketçabı bol bir hamburger yiyor, damlıyor üzerine bizim kızın. Film boyunca aklı hep lekede. Titizliğin çok sırasıydı! O anda en mühim olan şey buymuş gibi. Genç bir adam var filmde, ilk gençliğinde, toy. Bir de güzel kadın. Hepsinin ötesinde bir şarkı duyuluyor, güzeller güzeli Sezen, “ödünç geldin, emanetsin elimde” diye başlayıveriyor söze. Şarkı bir anda tüm zamanlarının “zamansız çalarsa öldürebilir” listesinin başına fırlayıveriyor. Ah, diyor arkadaşı, ödünç gelen aşık olur mu? Emanet olur ama!, diyor arkadaşına. Onlarca aşk yaşamış gibi, ukala! O günün gecesi şarkıyı bir daha nerede dinleyeceğinin hesabını yapıyor. Çok geçmeden buluyor, güzelce zarfladığı Cd’yi kaldırıyor bir defterin arasına. Mor kapaklı bir başka deftere.. Yazıyor bir de bir sayfaya, ödünç geldin emanetsin elimde.

……

Sonraki günlerde tüm bezmişliğimle eve geldim bir akşam. Bir kış akşamıydı, erkenden gelen. Rüyamda gördüğümde O’nu elinde tuttuğu pembe tülbent evin hiç alakasız bir yerinde karşıma çıktı. Takvimler senin beni ilk kez kırdığın akşamı gösteriyordu. Canlandı birden rüyam, “Sakın uzaklaşma ondan”, dedi yeniden. Emanet, dedi. Benim sana emanetim olsun o. Gözyaşımı sildim, pembe tülbendi boynuma doladım ve affettim. Birkaç kalp kırıklığı ile senden uzaklaşacak kadar küçük değildi sevdam.

Sonra bir akşam kalemi aldım elime, rüyalardan dönmüş, okuduklarımı bir bir işlemişim zihnime. Okumalar sonrası kolay uykuya dalıp sonsuz bir yazma isteği ile uyandığım akşamlardan biri. Bambaşka bir şey anlatacağım oysa yazıda. Kalem beni hiç dinlemez oluyor! Başlıyor anlatmaya, beni anlatıyor, benden çıkıp eski bir zaman dilimine akıyor, oradan sana tutunuyor, sonra tekrar bende soluk alıyor. Kalem durmaksızın yazıyor, yazdıkça kocaman bir öykü oluyor, sayfalara sığmıyor sevda. İsmini bilmiyor henüz yazı. Eski, diye tutturmuş gidiyor.  Zamanı eski, aşkı eski, kadını eski olan bir öyküye dönüşüveriyor. Henüz bir ismi yok, ona sıra nasılsa gelir diyerek, bekliyorum.

……

Seneler sonra sahnede yine bizim kız. Bu kez epey büyümüş, pek de dik başlı durmuyor, yarasına basılmadıkça! Günün en erken vakitleri. Ömründen günleri çalınmış gibi telaşla karıştırırken eskiye ait her şeyi, eline geçiveriyor iki defter. Birinde Cd hala duruyor, diğeri epey eskimiş. Yazdıklarını okuyor birer birer. Tüm bu süre içinde kaleminin nereye vardığını merak ediyor elbet, artık daha eleştirel bakacağını bildiği için. Harcamak da istemiyor bir kalemde küçük kızı ama, ondan doğduğunu hiç unutmuyor. Daha çok notlar aldığı ilk defteri okuyor, neleri sevmiş, nelerden nefret etmiş. Kimlere kanmış, kimleri katmış hayatına. Sansürsüz, dümdüz yazmış kız, ne özendirici. Gözü emanet kelimesinin tekrarlanışına takılıyor. Cdye bakıp gözlerine inanamıyor.  Ekranına bakıyor hemen bilgisayarının, orada da Emanet. Hüzün başlığı altında o şarkı, uzun bir gecenin hediyesi olarak eklenmiş yazıya. “Sanki senin ağzından bana yazılmış gibiydi”

……

Tesadüflere inanmam ben. Kimsenin haddi değildir yazılana karşı gelmek. Kalem yazıyorsa o da tesadüf eseri değildir. Hepsinin bir var olma nedeni var.

Bizi anlatan romanın ismi iste bu yüzden, Emanet.