Yazgımız bir, yazıyla ölümsüz olsun.

Söz ya da ses değil, yazıdır hayatta tutan aşkı. Kesilince yazı, dayanıverir boğazına keskin bir bıçak.

Eskiden, uzakken sevdalılar birbirine, söz verirlermiş; Seni hep bekleyeceğim. Söz vermek, kalbin en büyük avuntusu, kıpkırmızı. Söz almak ise umut deryasının içine savuruverir insanı, alabildiğince mavi. O eski aşıklar kırmızı ve mavinin orta yerinde bekler. Bazen dar gelir, bazen çöker, çoğu zaman da ayazdır orası, buz keserler. Oysa verdikleri sözün peşindedir ikisi de; Seni hep bekleyeceğim. Beklemek iyi gelmez sevdalarına, devinimsiz bırakır. İki tarafın da beklediği bir aşkta kavuşma sahnesi beklemiyoruz elbet, bunun için biraz fazla öğütüldük acıyla.

Ses var şimdiki zamanda. Kilometrelerde öteden duyulan nefes… Gürültü de var sesle gelen. Başka sesler var ardında, kocaman bir dünya. Yakın eder evvela, azar azar karışırlar dünyanın içine bütün sesler. Tek tek tüm seslerin içinde kaybolup giderler. Yakın olmaya çalışırken sıradan olurlar birbirine. Eskide söz verip bekleyen aşıklar, ses olup karışırlar sonsuza.

Oysa eskiden ve şimdiden bağımsız olan yazıdır. Ölümsüz. O yüce deryadan bizlere bahşedilen yazının aşka doğru yol alması mucizenin ta kendisi. Öğütüldüysek de acıyla, mucizelere inanmayı bırakmadık. Kalem yüzü görmemiş bir aşk, sonsuza eremez bu yüzden. Aşkın tüm yükünü göğüsleyen yazıdır. Yazıda hayat bulur aşk, güç bulur. Bu yüzden yaz, bileğin acıyana dek tut kalemi, parmakların rahatsız olana dek dokun harflere. Yazıya dokunmayan aşk, gerçek olamaz.

Hürmet et sana gelen yazıya, değsin kalbin satırlara. Derman ol sen, yük olma kaleme. Kesilirse yazı, bil ki aşkın boğazındadır keskin bir bıçak.

Yazgımız olsun kavuşma, yazıda ölümsüz olsun. Yazıyla sonsuz.