Mutlu baharlar!

tumblr_mf6dfvLmRw1rlsjh8o1_500

Her türlü yorgunlukla baş edebiliyor insan ama zihin yorgunluğu fena şey.  Benim gibi işleri kendi planlayıp, yoluna koymadan içi rahat edemeyenlerin en büyük sıkıntısı eli kolu bağlı olmaktır muhakkak. Aylardır öyleyim. Her şeyi zihnimde tartıp, planlayıp, hazırlıyorum lakin iş harekete geçmeye gelince elimden bir şey gelmiyor. Bunları yapacak olan kişiler de genellikle benim kadar titiz olmayınca zaten sıkıntıda olan zihin daha bir sıkılıyor, geriliyor, patlama noktasına varıyor.

Bu anları kolaylaştırmak için birkaç satır okumayı tercih ediyorum. Bu seanslar her seferinde daha büyük bir zihin yorgunluğu ile sonuçlanıyor.  Evvela, okuduğumu anlayamıyorum! Bir cümle için beş cümle kuruyorum, satırlar ilerlemiyor, hepten sıkıcı bir hal almaya başlıyor bu durum.

Oradan kurtarıp kendimi, film izlemeye geçiyorum. O da ne? Onlarca teknik aksaklık benimle geliyor! Bir biçimde izlemeye başladığım film, ilk 10 dakikasında uyuyakaldığım filmler listesine hızlı bir giriş yapıyor.  Uyandığımda karşılaştığım bu gerçek sayesinde zihnimdeki yorgunluğa bir tanesi daha ekleniyor. Kendimi dağlara taşlara vurmak istiyorum.

Dağa taşa tırmanacak mecal olmadığından son çare olarak müzikte arıyorum şifayı. Her gün yepyeni keşiflere yelken açtığım günlerin hediyelerini birer birer açıyorum. Hepsinde hülyalara dalıyor, beynimde adeta klip çekiyorum şarkılara! Bir süre sonra ne dinlediğimi unutup aklıma gelen bir başka şeyi araştırırken buluyorum. Genellikle hurafelere kafayı taktığımdan bulduğum her yanıtla daha bir şişiyor, geriliyor, kendimi ağlama krizlerinin ortasında buluyorum.

Ve bu enfes aklımla, zihin yorgunluğuna en iyi gelen şeyin ağlamak olduğuna kanaat getiriyorum.

Bizim burada günler sulu sepken, telaşlı ve yorgun geçiyor. Baharı müjdeleyen en iyi ihtimal ise kalbimdeki heyecan. Mutlu bahar günleri efendim.

Gerekli Başlık

tumblr_lxx67u2tXm1qfx0vvo1_500

Şimdi sessiz oluyor ve oturuyoruz sandalyemize.  Yerleşik düzende olmadığımız için sandalyemizin sırtında şalımız yok, omuzlarda sıcaklık hissedemeyince yazamıyor insan haliyle. O nedenle epeydir elim gitmedi klavyeye.  Bahanemi açık ettiğime göre gönül rahatlığı ile alt paragrafa gidebilirim. Maksadım, kuru kelime kalabalığı yaparak gözümü doyurmak.  Aşağıda bambaşka bir konuya geçebilir, daldan dala atlayabilir, kaydıraktan kayabilirim. Lakin bunların hiçbirini yapacak güce sahip değilim. Günler, öylesine birbirinin aynısı olarak ilerliyor ki! Aynı zamanlarda daha evvelki günlerden farklı. Öylesi tuhaf bir çelişki anlayacağın, sevgili blog.

Aslında anlatmak istediğim çok şey var. Kahrolsun şu dümdüz yazmayı bir türlü öğrenemeyişim! Bugün kalktım nefis bir kahvaltı yaptım, ardından alışverişe gittim çılgıncasına eğlendim, minvalinde cümleler kurabilmeyi çok isterdim. Ben ki, günlüğüme dahi düzgün cümle kuramayan biriyim, ne çok özeniyorum bu gündelik yazarlara.  Eski günlükleri karıştırırken normal bir insan evladı hülyalara dalar, yad eder o günleri, değil mi? Bende durum çok vahim. Çoğunlukla, ne anlatıyorum ben burada yeaa?!

Neyse, bence bu kadar yeter.  Böyle böyle hatırlayacağım yazmayı diye umut ediyorum.

 

Ballı Döne

Elma ile tatlandırılmış, şeker ilavesiz, renksiz, yoğun bir sıvı. Dilersek sıcak, dilersek de soğuk suya ekleyip karıştırmamız yeterliymiş. Kafamızı karıştırmasa daha iyi olacak aslında. Günün en temiz saatinde akla düşen elma ihtiyacını giderecek başka bir çözüm yok elimde. Form tutmaya da yararmış hem, baharla beraber üzerimizden atmak istediğimiz fazlalıklar olmalı. Ilık suya ekliyorum ben, ama içimdeki ses sıcak olsa daha iyi olacağını söylüyor. O sırada masadan sarkan kulaklıktan Fransızca şarkılar duyuluyor. Adımlarımı dansa dönüştürmek isterken yere takılıp düşüyorum. Öykünün kahramanının ayağını incittiğim için kaç yıl ceza alırım acaba? Cezayı nakde dönüştürmeseler iyi olacak, şu devirde bir ayak incittim diye para harcayacak kaç insan var? Yatar çıkarım aslanlar gibi.

Elimi korkak alıştırmıyor ve pencereden uzatıyorum başımı. O da ne? Bizim Döne, döne döne geliyor, elinde sepeti, başında yazması. Bana yazacak kadın mı yok Allah aşkına, başlı başına bir sanat eseri Döne, bir felsefe, ideoloji.

cingene

 

13’ünde varmış Keltoş Rıza’ya. Bildiğim tüm küfürleri ondan öğrendim, diyor. “Hocamdır aynı zamanda agopun öküzü. 14’ümde kucağıma Leyla’yı 15’imde de koluma bu sepeti taktı.” Takış o takış! O günden beridir Döne mahallenin en kıyak köşesini kendine mesken tutmuş, gelenin geçenin baş belası, cep düşmanı olmuş. Pencereden baktığımı görünce hızlanıyor adımları beliriyor hemen aşağıda. Ne ettin kız, diyor. Amaaan, diyorum, tıpkı onun iç çekişiyle. Ne yazacağımı düşünüyorum demindir, ayağım da incindi zaten. Tünerim herhalde bir süre pencere önünde. Yaptığın da iş sanki, diyor celallenip. “İn de şu sepetin ağırlığına bak sen, canım çıktı evden getirene dek!”

Koca kalçasını çevirip yürüyor köşesine. Şalvarını yeni mi aldın kız, diyorum. Okkalı bir küfür savuruyor, hak ediyorum. Şalvarımı sev sen, diyor. Seni yazacağım Döne, diye bağırıyorum arkasından. Anana da selamımı yaz, diyor edepsiz, mahallenin ortasında bağırıp. Döne ile ağız dalaşına girmek ben gibi kadınların harcı değil, yerimi bilip dönüyorum köşeme. Elmalı sıvıdan bir yudum alıp püskürtüyorum boşluğa. Hay senin gibi meretin!

Döne, 3 mevsim hep sokaklarda. Kışları sert ve yağışlı olurum diyor, çıkamam anacım sokağa falan. 3 mevsim kazandığım yetmiyor mu Keltoş’a? Keltoş dediği kocası da öyle mülayim bir adam ki. Mahallelinin her işini görür, elinin yetişmediği yer yoktur. Az biraz konuşmayı bilmez, laf çeviremez diye Döne’nin elinde oyuncak adamcağız. Sanırsın bizimkini saçından sürüyerek çalıştırıyor, alkolik, dayakçı, düzenbaz bir koca. Bizim Döne bulsun bir yabancıyı hemen anlatmaya başlar. Ah ben neler çektim şu herifin elinden, bakmayın böyle pısırık durduğuna. Zartayı çekse de bir kurtulsam!

Döne’nin karakteri gün gibi ortada. Kadın hiçbir duygusunu saklayamıyor içinde. Başını belaya sokan da çenesi, onu her işten aklayan da. Döne’nin yanından geçip de hele bir dönüp bakma çiçeklerine. Kurtulamazsın dilinden. Beni pek sever Döne. Durduk yere penceremin altına gelmese olmaz, soracak muhakkak bir sorusu vardır. Dedikodu işine girdiği anda anlar sıkıldığımı, hemen terslemeye başlar. Nazik hanımın büzme çarığı, deyiverir hemen! O küfür ettikçe ben kızarırım.

Döne’nin elinde sepet, sabahtan akşama mahallede dolanır durur. Ağzı bozuk, çenesi düşük olduğundan öyle herkes tarafından da sevilmiyor tabii. Geçen dikilmiş karşısına karşı binadaki beyefendi. Olmuyor, demiş, Döne Hanım. Çoluk çocuğa kötü örnek oluyor bu laflarınız. İstirham ediyorum dikkat ediniz, diye. Döne durur mu, atmış tepesi. Saymış adama bir dolu laf. Ulan, demiş, galaksinin angutu. Karşımda karı gibi ne kırılıyorsun. Varsa bir zorun çık git evine, çıkar üniformanı da delikanlı gibi geri in aşağıya. Böyle görüntü kiri oluyorsun, seçemiyorum seni. Adamcağız ne diyeceğini bilemez halde evine gitmiş süklüm püklüm. Ama akıllı kadın Döne, bunun yanına kar kalmayacağını hesaba katmış olmalı ki adamın çocuklarla bir kibar konuşmalar, hanımına çiçek hediye etmeler. Mahalleliden duydum, güle güle güreşeceksin anacığım, demiş, bunlarla.

Kimin ne olduğunu iyi bilir, Döne. Anlar şıp diye halden. Ayıya senfoni çekmez, eğilmez hak etmeyenin önünde. Delikanlı kadındır, hep imrenirim. Derdi olana farklı yaklaşır, dert çektirene beladır çoğu zaman. Karısını dövüp duran adamı kıstırmış diyorlar köşede. Sonradan anlatıyor, ödü koptu ahlatağanın. Na şuraya yazıyorum, elleşemez artık tazeye!

Sever geçmişinden bahsetmeyi. Güzel kadınmış vaktiyle. Şimdi böyle davlumbaz anası gibi durduğuma bakmayın, der, eskiden ne zayıftım ben. Ballı derlermiş zamanında. Ballı Döne. Dili baldan ırak Döne.

Şahakulade!

*Fotoğraf

 

İlk olarak kirkincikapi.com sitesinde yayınlanmıştır. http://www.kirkincikapi.com/balli-done/

Sokakta Duran Zaman

76209418663919393_qp8tXTxj_f

Cam parçaları var üzerimde, üst kattaki dalgın kadının elinden az evvel düştü bir bardak. Çatal kaşık seslerine bakılırsa sofralar kurulmuştu, fısıltılar geliyordu aşağıya. Vakit neredeyse gece yarısına yaklaşmıştı. Çoğunlukla sessiz olan bu sokakta bu gece bir hareketlilik vardı, tedirginlikle izliyordum.

Dörtyol ağzında üç beş çocuğun kavga ettiğini gördüm. Küfürler havada uçuşuyor, arada sırada bir çığlık yıkıp geçiyordu geceyi. Gömleği yırtılmış yalınayak bir tanesi koştu geçti üzerimden. On dört yaşlarında ya var ya yoktu. İncecik bir oğlan arkasından ayaklarını sürüyerek uzaklaşıyor, gelen geçen var mı diye de arkasına bakmayı ihmal etmiyordu. Duvarın dibindeyse bir tanesi oturmuş burnunu elinin tersiyle silerek ağlıyor, diğerlerinin uzaklaştığından emin olunca kükrüyor boşluğa: Ben size gösteririm!

Hemen karşı binadaki kırmızı saçlı kadın gürültüye uyanmış olmalı ki pencere kenarından dehşet dolu gözlerle onları izliyordu. “Utanmıyor musunuz!”, diye bağırdı sertçe. Çocuk, kadını dikkatle süzdükten sonra ağır ve gururlu bir eda ile uzaklaştı. Çocuğun kaybolduğu köşe başından iki sevgili birbirine yaslanmış salına salına yürüyüp geçtiler karşı sokağa.

Vakit de iyiden iyiye gece yarısını bulmuştu. Sokak ışıklı ama tenha bir gecenin içinde kaybolmaya hazırdı.

Ertesi güne yağmurla başladı sokaktakiler. İri, seyrek yağmur damlaları yere birer tükürük gibi düşüp yayılıyor, yapışkan cıvık bir hale bürünüyordu asfalt. Saçları boyalı, hoş kokulu birkaç kadın hızlı adımlarla yürüyüp köşedeki taksiye vardıklarında dün gece kafama bardak indiren dalgın kadın merdivenlerde göründü. Her sabah aynı ifade ile geçer üzerimden, karışır kalabalığa. Akşamları ise meşhurdur sokağa girişi. Sokağın başında içinden indiği araba o binanın kapısına gelip arabaya el sallamadan hareket etmezdi. Yan balkonun genç kızları ise, her akşam aynı heyecanla aşağı sarkar, kadın içeri girince de kahkahalara boğulurlardı.

Sokak en çok sabahları hareketli olurdu. Öğlene doğru birkaç kadın rahat adımlarla çıktıkları yoldan akşama doğru telaşlı bir halde geldiğinde sokağın diğer hareketli saatleri başlamış olurdu. Okul çocukları gruplar halinde geçerken birer ikişer dolmaya başlardı araç park yerleri. Benim en tedirgin saatlerim de başlamış olurdu böylelikle. Şansıma, önünde durduğum park yerinin sahibi eve pek uğramayan huysuz bir adamdı. Benim şans diye addettiğim bu olay aslında iki küçük çocuğun ve güzeller güzeli bir kadının şanssızlığıydı ya, neyse.

Sokak sakinleri birer birer evlerine doluşmuş, her zamanki gibi bir akşam geçirmek üzereydiler. Bu gece belki yine birkaç serserinin kavgasına tanıklık edecek, belki de yağmurun hızlanması ile çamur deryasına dönüşecekti sokak. Sakince durmuş olacakları beklerken sokağın başında görünüverdi arabasıyla huysuz adam. Önce bacaklarım, ardından bedenim kaldı aracın altında. Egzoz altında kaldı umutlarım, kirli, paslı ve karanlık oldu bir anda sokak. Durdu zaman bu karanlık sokakta.

Aracın sesini duyup bir ok gibi balkona fırlayan küçük çocuğun sesi delgi geçti geceyi: Babacığım, yine taşa park etmişsin arabayı!

 

—-
İlk olarak kirkincikapi.com sitesinde yayınlanmıştır. http://www.kirkincikapi.com/sokakta-duran-zaman/